Mizahı, Karadeniz’i ve Toplumcu Gerçekçiliğiyle Rıfat Ilgaz’ın Romancılığı

rifatilgazTürk edebiyatında toplumcu gerçekçi isimlerin başında gelen Rıfat Ilgaz çoğunlukla Hababam Sınıfı’nın yazarı olarak bilinir. “Hababam Sınıfı” filmlerinin getirdiği görünülürlüğün bu tanınmışlıkta etkisi elbette büyük. Kendi dönemi ve sonrası edebiyat çevrelerinde ise yazarın şairliği ve mizahı ile bahsi geçer. Oysa, özellikle 1970’lerden sonra yöneldiği romanları üzerine, bazı tanıtım yazıları ve Rauf Mutluay, Sennur Sezer gibi bir iki eleştirmenin yorumları dışında, pek fazla değerlendirme bulunmamaktadır. Ilgaz’a “Fedailer Mangası’nın Demirbaşı” adını veren Attilâ İlhan bile, edebiyat üstüne birçok yazı yazmasına rağmen, onun romanlarından bahsetmez.[1] Hayatının son dönemlerinde bir süre memleketi Cide’ye yerleşerek merkezlerdeki edebiyat dünyasından uzakta kalması belki bir miktar gönülden de ırak olmasına neden olmuş olabilir. Toplumcu gerçekçi anlayışla ürettiği romanlarının gözden kaçmasının nedenlerini irdelemek gerekir. Ama anlattığı Türkiye’nin bugün de pek farklı olmadığı düşünülürse önce metinlerin kendilerine dönmek daha yapıcı olacaktır.

Rıfat Ilgaz’ın çocuklar için yazdıklarıyla beraber onlarca kitabı bulunmaktadır. Bunlar içinde roman olarak sınıflandırılan eserleri mizah romanları, toplumcu gerçekçi romanlar ya da Karadeniz romanları gibi içerik odaklı başlıklar altında toplanmaktadır. Fakat anlatı yapısı hakkında teknik bir inceleme farklı bir bakış sunması ve ortaya çıkan yapısal motifi göstermesi açısından ilgi çekicidir. Nitekim, anlatı yapıları söz konusu olduğunda yazarın hemen her romanı iki ana başlık altında değerlendirilebilir: episodik ve dramatik.

Episodik romanlarla kastedilen yer, zaman ve karakterlerin birbirleriyle bağlarının bulunduğu ama aralarındaki ilişkinin genel olarak esnek olduğu anlatılardır. Olaylar birbirinden bağımsız ya da genel olay örgüsüyle asgari bir ilişki içinde olabilir. Fakat bahsi geçen bağlardan dolayı bir bütünlüğe sahip olduklarından ayrı öyküler değil, roman olarak sınıflandırılırlar. Ilgaz’ın çoğunlukla mizah türünden erken dönem romanları bu gruba dahildir, ki aslında bu durumun 1940 kuşağının edebiyat ürettiği dönemin koşullarıyla doğrudan ilgisi olduğu yadsınamaz. Söz konusu romanların hemen hepsi ilk önce tefrika edilmek suretiyle yayımlanmış eserlerdir. Süreli ve kısa metinler gerektiren tefrika geleneğinin ürünleri olarak, romanların bölümlerini oluşturan birbiriyle bağlantılı öyküler, daha sonra bütünlükçü bir kurguya yerleştirilmiştir.

Hepimizin-sınıfıdır-o-3

Ilgaz’ın Hababam Sınıfı (1957), Pijamalılar (Bizim Koğuş, 1959), Meşrutiyet Kıraathanesi (Geçmişe Mazi, 1965), Apartıman Çocukları (1984), Hoca Nasrettin ve Çömezleri (1984) ve Hababam Sınıfı İcraatin İçinde (1987) romanları bu tür episodik anlatılar içeren, çoğu önceden tefrika edilmiş ve ilgiyle karşılanmış mizahi metinlerdir. Fakat mizahi yönlerinin dışında, önemli bir teknik ortak noktaları bulunmaktadır. Bütün bu romanlarda belirli bir mekan ve sosyal ortam temel alınmıştır. Böylece toplumun bir kesiti ve bu kesit içindeki farklı değerlerin çatışmaları ve etkileşimleri anlatıların özünü oluşturmaktadır. Ilgaz’ın kendine özgü yalın mizahıyla bir araya geldiğinde, seçilen yöntemin kısa ve net gözlemleri episodik yapının etkin işlevselliğini ortaya koymaktadır.

hoca-nasrettin-ve-comezleri-c8449e90af304af78c55b1dedbf078f7Söz konusu romanlar arasında Hoca Nasrettin ve Çömezleri geleneksel bir figür aracılığıyla, mizahın toplumun kültürel özündeki yerine dikkat çekmektedir. Buna ek olarak, doğrusal denebilecek bir düzlemde gelişen olay örgüsü ve olayların geçtiği yerlerin değişkenliğiyle diğerlerinden ayrılmaktadır. Nitekim, Hababam Sınıfı bir yatılı okulda, Pijamalılar bir hastane koğuşunda, Meşrutiyet Kıraathanesi bir kahvehanede, Apartıman Çocukları bir apartmanda geçmektedir. Kurgunun yerleştirildiği tekil mekan, toplumsal grupların ve onların değerler dünyasının sınırlı ortamlarının gözlem laboratuvarı gibi işlemektedir. Bu kısıtlı sosyal çevreler, Apartıman Çocukları hariç, bütün metinlerde erkeklere ait, ya da erkeklerin merkezde olduğu alanlardır. Bu da bir bakıma toplumsal yaşamın erkeklere daha açık olduğu ya da erkeklerin dünyasının daha görünür olduğu şeklinde yorumlanabilir. Ayrıca, bu metinler, fiziksel ortam ve gözlemlenen toplumsal grubun en kısıtlanmış halinde bile, sistemin arızalarının nasıl ortaya döküldüğünü göstermektedir.

Hababam Sınıfı romanı öğrencilerin düzgün bir eğitim alamadıkları ve değiştiremeyecekleri bir sistemde nasıl kendi yöntemleriyle ayakta kaldıklarını anlatır. Şakaları, hataları ve haylazlıkları pasif oldukları bir toplumsal gerçeklikte kendi duruşlarını gösterdikleri, seslerini kendilerine özgü yöntemlerle duyurdukları bir eğitim sistemi eleştirisidir. Kendi aralarında kurdukları düzen, tıpkı romandaki “entike kuşe rule rule” şarkısında olduğu gibi, kendi oluşturdukları dildir. Ilgaz’ın yazarlığının geç dönemlerinde yayımlanan Hababam Sınıfı İcraatin İçinde romanı ise episodik yapısı, karakterlerin tekrarı ve hikayeler arasındaki bağlantılarıyla bu ilk romana benzerken, mizah dozu daha düşük, siyasi eleştirel içeriği daha belirgin anlatısıyla ondan farklı bir çizgi izlemektedir. 1950’lerden 1980’lerin sonuna, başta üç askeri müdahale olmak üzere, Türkiye’de çok şey yaşanmıştır ve travmalarla savrulan bir toplum söz konusudur. Ilgaz da 40 yılı aşan yazarlık deneyimiyle değişen Türkiye’nin karmaşasının süzgecinden geçmiş, çoğu zaman travmalarını hastalık ve tutukluluk deneyimleriyle beraber yaşamıştır. İki “Hababam” romanı arasındaki fark böyle bir tarihin sonucudur.

imm-2014-10-03-11-43-07-8-jpg-1412325810Bizim Koğuş romanı söz konusu travmaların hastalıkla bağlantılı olan kısımlarını anlatır. Tüm hayatı boyunca ciğerlerinden hasta olan ve sıklıkla tüberküloz koğuşlarına yatmak zorunda kalan Ilgaz bu deneyimlerini de toplumsal bir bakış açısıyla ürettiği mizahına yansıtır. Nitekim, bu koğuşlar da sistemin sorunlarının kendini belli ettiği kamusal alanlardır. Avrupa edebiyatında sıklıkla hassas ruhların ince hastalığı olarak romantize edilen verem, Ilgaz’ın eserlerinde fiziksel şartların kötüleştirdiği, yokluğun iyileşmesini neredeyse imkansızlaştırdığı, sorunlu sağlık sisteminde insanların eziyet çektiği ve çoğu zaman ölümle sonuçlanan bir hastalıktır. İnsanın perişanlığını anlatan bu hikayelerde romancı yine kendine özgü yalın bir hiciv anlatısı kurmakta ve sistem eleştirisi yapmaktadır. İnsan olma durumunun hassaslaştığı hastalık ve ölüm gerçeklerine gülümserken aslında meselenin ağırlığı kaçınılmaz bir şekilde kendini içten içe hissetirmektedir. İnsan yine de ve herşeye rağmen insandır ve yaşam-ölüm arasındaki ilişkinin trajedisi, insani olanın dramasıyla güçlenirken ironiye ve absürde de yer vardır.

mesrutMeşrutiyet Kıraathanesi’nde ise Hababam Sınıfı ve Bizim Koğuş romanlarında olduğu gibi, yine bir kesit almak amacıyla belli bir fiziksel mekana odaklı, karakterlerin pasif olduğu bir anlatı dünyası kurulmuştur. Fakat bu sefer hayatlarının bir döneminde toplum içinde etkin olmuş bazı karakterlerin dünyalarının sonradan durağanlaşması söz konusudur. Asker, bürokrat, öğretmen emeklisi olan karakterlerin toplumsal hiyerarşideki aktif yerlerini kaybetmiş olmaları karşısındaki tepkileri komik unsuru oluşturmaktadır. Onların hep anlatacak “ben olsaydım” ya da “ben varken” hikayeleri vardır. Ama yazık ki, o günler geride kalmıştır, ve onlar istese de istemese de, yaptıkları laf ebeliğinden, anı anlatıcılığından öteye gidemez. Söz konusu emekli tipler sayesinde toplumsal ve ekonomik sınıflar arasında karşılaştırma yapılmakta ve aralarındaki ilişkiler ortaya çıkarılmaktadır.

Kitap_20160203122130_5497_12Apartıman Çocukları’nda önceki örneklerdeki episodik yapının geliştirilmiş bir uygulaması kullanılmıştır. Diğer mizah romanlarından daha geç yazıldığından başka bir dönemin ruhuna sahiptir. Bununla bağlantılı olarak da episodik yapının oluşturduğu bütünlüğün daha sağlam olduğu görülmektedir. Orta sınıf yaşam tarzının sembolik bir ifadesi olan apartman ortamı dönemin alt-orta ve orta sınıflarını oluşturan memur, avukat, oyuncu gibi meslek gruplarının tipik örneklerini içeren bir dünyadır. Yazar hemen herkesin sadece kendini düşündüğü, insanlar arasındaki ilişkinin para ve güç sahibi olma üzerinden tanımlandığı ve kişisel ilişkilerin çıkarlara dayandığı bir toplumsal kesit ortaya koyar. Bu unsurlar Ilgaz’ın eleştirisinin her zaman bir parçası olmuştur, fakat bu metinde ana tema olarak dikkat çeker. 1940’lardan 1980’lere gelindiğinde Türkiye’deki ilerleme, gelişim, yükselme algısı liberalizmin cesaretlendirdiği zenginlik ve güç hırsında ifade bulmuştur. Apartıman Çocukları gelinen noktanın mizahla eleştirisini yapmaktadır.

Rıfat Ilgaz’ın romanlarının geri kalanları dramatik başlığı altında toplanabilir. Dramatik romanlar derken bahsedilen yine yapısal bir sınıflandırmadır. Episodik romanlardan farklı olarak, bu metinlerde gerçekçilik akımıyla yükselen roman türünün geleneksel unsurlarının daha etkin olduğu bir anlatı kurgusu bulunmaktadır. Bu roman kurgusunda olay örgüsü merkezdedir ve anlatıyı bir arada tutmaktadır. Yazar yine toplumdan kesitler almıştır ama bu sefer aldığı kesitlerde zaman-uzam ilişkisi ve karakterlerin bu ilişkideki konumları daha iç içe geçmiştir. Genellikle bir ana karaktere odaklanılırken onun çevresindeki kişiler üzerinden yan öyküler verilmektedir. Karadeniz’in Kıyıcığında (1969), Karartma Geceleri (1974), Sarı Yazma (1976) ve Yıldız Karayel (1981) bu türden dramatik romanlardır. Hatta çocuk-gençlik romanı olan Halime Kaptan (1972) da bu gruba dahil edilebilir.

0000000057419-1Dramatik olarak değerlendirilen metinlerin hemen hepsinde yazara ait kişisel detaylar bulunmaktadır ama özellikle Karartma Geceleri ve Sarı Yazma baskın olarak otobiyografiktir. Sarı Yazma’da yazarın kendisi doğrudan ana karakter ve anlatıcıdır. Bu durum metnin aslında roman değil anı kitabı olduğu şeklinde eleştirilmesine yol açmıştır. Ilgaz kendisi bu yorumu kabul etmezken metinden “anı roman” olarak bahsetmektedir.[2] Anlatıcı Rıfat Ilgaz yıllar sonra memleketi Cide’ye dönmüştür. Buradaki çocukluk anılarını hatırlayıp onun etkisiyle bütün hayatını mercek altına alır. Anlatıdaki kurgusal niteliklerin azlığı düşünüldüğünde eleştirmenlerin “roman mı, anı kitabı mı” tartışmalarının yerinde olduğu söylenebilir.

9789753482745_DefaultKarartma Geceleri ise dramatik yapısıyla birleştiği bu gruptaki diğer metinlerden coğrafi tercih ve kurulan atmosferle ayrılmaktadır. Hikaye ana karakterin hapiste olduğu ve kaçaklık dönemini hatırladığı bir anı anlatısı olarak kurgulanmıştır. Ana karakterin polis tarafından arandığı ve şehrin sokaklarının her köşesinde bir tuzağın beklediği geçmişten karelerde bir yandan savaş nedeniyle yaşanan karartma geceleri, diğer yandan siyasi ideolojilerin insanlar arasında yarattığı gerginlik boğucu bir baskı olarak hissedilmektedir. Hücrede olmanın tutsaklığı ile karakterin sokaklarda yaşadığı sembolik tutsaklık anlatıda iç içe geçer ve huzursuzluk ve sıkışmışlık duygularını yoğunlaştırır.[3] Ilgaz’ın kendi şiir kitabı (Sınıf, 1944) toplatıldıktan sonra yaşadığı kaçaklık ve sonrası tutukluluk dönemiyle doğrudan ilişkisi olan bu roman yazarın entelektüelin konumu, siyasi baskılar ve savaş dönemi yoksulluğu gibi konulara değindiği toplumcu gerçekçi bir klasiktir.

Sarı Yazma gibi, Karadeniz’in Kıyıcığında ve Yıldız Karayel romanları da Ilgaz’ın dramatik anlatı yapısını tercih ettiği ve Karadeniz’de geçen metinlerdir. İki romanda da, sınırlı bir coğrafi alanda bir hayat kesitinin gözlemlenebilmesi, dışardan gelen bir unsurun düzeni bozmasıyla başlar. Bu durum bir yandan olay örgüsünün itici gücü olmak gibi teknik bir işleve sahipken, diğer yandan varolan düzen, onun bozuluşu ve sonuçları doğrultusunda toplumsal yapının çatlaklarına dikkat çeker. Toplumcu gerçekçi yaklaşımın başarıyla uygulanmasının bir sonucu olarak da hikayeleri yerel anlatılar olmaktan öteye geçerek evrensele açılmaktadır. Her ne kadar yüzeyde Karadeniz’in köylerindeki insanların yoksulluğunu ve ezilmişliğini anlatıyor olsalar da, esasen dünyanın her yerinde farklı tezahürleriyle tarih boyunca varolagelmiş olan, ezen-ezilen ilişkisini anlatmaktadırlar. Bu bağlamda coğrafyaya bağlı parametreler ikincil konumdadır.

0000000057413-1Karadeniz’in Kıyıcığında fırtınada gemisi batan Recep’in Hamit tarafından kurtarılarak Ahmet’in değirmenine getirilmesiyle başlar. Bu üç genç adam arasındaki arkadaşlık daha sonra diğer karakterle kurdukları ilişki üzerinden Karadeniz’in kıyısındaki küçük bir köyün hikayesine dönüşür. Recep’in köye gelişi varolan düzeni sarsma işlevi görürken aynı zamanda bahsi geçen kesite dışarıdan bakma imkanı sağlar. Böylece hikayeye hem dışardan hem içerden yaklaşmak mümkün olur. Hikaye ve gözlem süreci Recep’in denize dönmesiyle noktalanır. Dışarıdan gelen yabancı unsur kompozisyondan çıkar ve yaşam eski düzenine döner. Bu dönüş benzer bazı metinlerin aksine umut ve değişim içermemektedir. Recep’in gelmesiyle birşeyler değişecekmiş gibi görünse de, kurulu olan yozlaşmış düzen romanın karakterlerinden daha güçlüdür. Ezen-ezilen ilişkisi yaşanan sarsıntıyı atlatır ve varlığını devam ettirir. Romanın hem yapısal hem de içeriksel dramatik yapısı yazarın bölgeye dair bilgi ve ilgisini kanıtlayacak derecede iyi kurulmuştur.

page_1_thumb_largeOrhan Kemal ve Madaralı roman ödüllerini alan Yıldız Karayel yapı ve içerik açısından Karadeniz’in Kıyıcığında’yla benzeşmektedir ve onun kadar başarılı bir metindir. Yine Karadeniz’den bir coğrafi kesit alınmıştır ve bu sefer dışarıdan gelen unsur mühendisler ve yol işçileridir. Yol yapımı her ne kadar dağlık Karadeniz köyleri için önemli bir ilerleme olsa da, varolan düzeni tehdit eder ve sarsar. Yaşanan sallantılarda ezen-ezilen ilişkisi dikkat çekmektedir. Yine yerelden evrensele giden bir algıyla kurulan bu ilişki bu defa köylülerin leyhinde evrilmektedir. Romanın sonu yaklaşan seçimlere ve dolayısıyla toplum-siyaset ilişkisine bağlanarak hikayenin ucu açık bırakılmıştır. Fakat bu sefer ayaklanan köylüler, özellikle yazarın hayranlıkla bahsettiği Karadeniz kadınları, kendi kaderlerini kendi ellerine almaya cesaret ederler. Diğer romana göre daha umut verici bir hümanizm anlatının tonunu belirlemektedir.

Şu ana kadar haklarında görece az yazılmış olsa da Rıfat Ilgaz’ın romanları Türkiye’de romancılığın geçirdiği evreler açısından değerlidir. 1940’ların mizah geleneğinin ve tefrika pratiğinin izlerini taşıyan episodik romanları da, toplumcu gerçekçi duruşun yalın örnekleri olan dramatik romanları da 40 yılı aşkın bir yazarlık deneyimi, onun peşinde sürüklenen bir hayat ve o uzun hayatın tanıklık ettiği toplumsal tarihin ürünleridir. Özellikle Karadeniz’in Kıyıcığında ve Yıldız Karayel yerelden evrensele toplumcu türün Türkiye’deki iyi örnekleri arasında gösterilebilir.

***
[1] Attilâ İlhan, “Fedailer Mangası,” Hangi Edebiyat (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2002): 51-53.
[2] Asım Bezirci, Rıfat Ilgaz (İstanbul: Çınar, 1997): 173-174.
[3] Konu üzerine daha detaylı bir inceleme için: Burcu Alkan, “Karartma Geceleri’nde Mekan: Aydının Toplumsal İletişim Sorunu,” Rıfat Ilgaz Sempozyumu: Edebiyatımızın Koca Çınarı Anısına (İstanbul: Çınar, 2007): 471-476.

Sözcükler dergisi sayı, 56, Temmuz-Ağustos 2015 sayısında, “Rıfat Ilgaz’ın Romancılığı” başlığıyla yayımlanmıştır, s. 71-76.



Kategoriler:edebiyat, kitap

Etiketler:, ,

4 replies

  1. Cok yararlı ve vok guzel bi yazi olmuş teşekkür ederim yalnız sayfamı takip eder misiniz yeni açtım da

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: