Sessiz Başkaldırıya Ses Veren Metinler: Edebiyatta İntihar

Notos-37-kpk-216x300Albert Camus Sisyphus miti denemelerine “sadece bir tek ciddi felsefi sorun vardır, ve o da intihardır” teziyle başlar.[1] Yaşamaya değer mi, değmez mi sorusunun cevabı asıl sorunun da cevabı olacaktır: Hayatın anlamı nedir? Ve yazara göre, sessizce, yüreğin dibinde planlanan intihar bir sanat eseriyle aynı doğaya sahiptir.
Bireyin hayatı hemen her aşamasında kendi dışındaki gerçeklikler tarafından tanımlanır ve düzenlenir. Bu durum karşısında kişinin varoluşunu en net şekilde kendi kontrolüne aldığı andır intihar. Varoluşun yokoluşla netlik kazandığı paradoksuyla koyun koyuna bir başkaldırıdır. Elbette burada bahsedilen psikiyatrik durumlardaki ölümü seçiş değil, bilinçli bir şekilde düşünülüp devamı getirilen hayatı sonlandırmadır. Bu durumda intihar ya yoğun bir umutsuzluğun ya da güçlü bir cesaretin ifadesi olan özgün bir şiddeti içerir. Bir insanın cebine ağır taşlar koyarak nehire yürümek suretiyle ölmeyi başarabilmesi için bunu gerçekten istemiş olması gerekir.[2]
Stefan Zweig, Virginia Woolf, Sylvia Plath ve daha niceleri yaşadıkları hayatla olan çatışmalarına, üzerilerindeki farklı baskılara ve varoluşsal sorularına bir cevap olarak intiharı seçmiştir. Yazar intiharları sorunlu bir konu. Spekülasyona kayabilir, güvenirlik riski taşır, tanısal bilgi dahilinde bile çözümlenmesi sıkıntılıdır. Ama edebi metinlerin kurgusal anlam dünyasında intihar, bir “ses verme” ya da Yusuf Eradam’ın Sylvia Plath’ın şiirinden yakıştırdığı tabiriyle “susma cesareti” olarak değerlidir.[3] Bu açıdan bakıldığında, edebiyatta intihar tezahürlerini toplumsal ile bireysel varoluş arasındaki çatışmanın entelektüel ve sanatsal ifadesi olarak incelemek anlamlı olabilir.

Edebiyat tarihi boyunca birçok metin, kendisiyle aynı dili konuşmayan toplumsal yapılarla muhatap olmayı reddedenlerin hikayelerini anlatır. İntiharın edebi tezahürlerindeki çeşitlilik hem varoluş tanımının geçirdiği dönüşümle hem de bu dönüşümün etkisinde edebiyatın değişimiyle alakalıdır. Yokoluşun tercih edilmesi bahsi geçen paradoksal ilişki üzerinden, yani söz konusu kişi için varoluşun öncelikli tanımının uzantısı olarak değerlendirilebilir. Edebiyatta intihar konusu da böyle bir diyalektik ilişki üzerinden incelendiğinde anlamlı çıkarımlar yapılabilir. Antonius ile Kleopatra’nın hikayesinde olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan intihar tezahürlerini saymasak bile, belli başlı intihar türleri, kurgusal ya da değil, birçok anlatıda dikkat çekmektedir. Yazın tarihi herhangi bir nedenle onurunu kaybeden, kaybettiği birinin ardından büyük acı çeken, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan birçok karakterin intiharıyla doludur.

İntihar Antik Çağ’dan bu yana farklı türden birçok metinde sıklıkla bahsedilen bir konu. Örneğin, Sofokles, Euripides ve Platon intiharın kabul edilebilirliği üzerine tartışmıştır. Orta Çağ’da ise intihar ciddi bir suç, utanç ve günah olarak değerlendirilmiştir. Dönemin vakalarında kişinin özellikle intihar ettiğinin belli olmaması için çabaladığı da kayıtlara geçmiştir. Normatif olan hemen her toplumsal sistem (dini, ahlaki, yasal vb.) intiharı suç ya da günah olarak değerlendirir ama böylesi cesur bir tercihi kimin kabul edilebilir bulup bulmadığı da anlamsızdır. Hatta intihar biraz da bu “kabul edilebilirlik” iddiasına cevaben bir başkaldırıdır. Zaten kişi kendi ölümünü seçtiğinde söz konusu normatif sistemlerin ötesine geçmiş olduğundan o sistemlerin absurd doğasını da gözler önüne sererek anlamsızlıklarını perçinler.

Bahsi geçen kabul edilebilirlik, otorite ve başkaldırı algılarının en erken anlatılarından biri üç karakterin birden intihar ettiği Sofokles’in Antigone’udur. Antik Yunan trajedisinde kadın kahramanın metni yönlendirdiği nadir örneklerden olan bu oyun, Kral Creon’un hain olarak ilan ettiği Polyneices’in cesedinin gömülmesine izin vermemesiyle başlar. Polyneices’in kız kardeşi Antigone büyük bir kararlılık ve cesaretle söz konusu yasağa uymayı reddeder. Kardeşini olması gerektiği gibi gömdüğü duyulduğunda ise ölüm cezasına çarptırılır. Fakat bu cezanın doğrudan uygulanması yerine karakter bir mağaraya kapatılarak intihar etmeye zorlanır. Aslında Creon’un müstakbel gelini olan Antigone’un ailesini kaybettiği ve ölüme terk edilerek geleceğe dair umutlarının elinden alındığı noktada varoluşunun anlamı kalmaz. Sadece doğru olduğuna inandığı şeyi yapan bu trajik kahraman, onun doğrusunun varolmasına izin vermeyen otoriter yapı içinde kendisi de varolamaz. İntiharı ise başkaldırının sonuçlarının yarattığı umutsuzluğun sessiz çığlığı olur.
Ama onun bu çığlığı yeterli olmayacaktır. Bir Antik dönem trajedisine yakışır biçimde o çığlığa sebep olan kişinin ölümden beter bir ceza çekmesi gerekmektedir. Creon oğlu Haemon’un sevdiği kadını kararlılıkla ölüme göndererek ailesinin de kaderini belirler. Haemon özenle örülmüş keten ipin ucunda sallanan Antigone’u gördüğünde önce hiddetle babasına saldırır, başarısız olunca da kılıcını kaburgasından içeri saplayarak intihar eder. Son nefesinde ise sevdiği kadını kollarına almayı ihmal etmez. Haemon’un kaburgasına sapladığı kılıçla hayatına son vermesi aşk intiharlarının prototiplerindendir: kılıç elbette kaburgadan girip kalbi delmelidir. Sevgilinin ölümü varoluş nedeni aşk olan sevenin de yaşamak için bir nedeni kalmaması demektir ve aşkın yokluğu varoluşunu onunla tanımlayanın da yokoluşunu getirir. Bunun sonucunda oğlu Haemon’un kendini öldürmesi gelini Antigone’u intihara sürükleyen Creon için ilahi bir kısasa kısas olur.
Elbette oğlunun kendisi yüzünden canına kıyması yaptığı hatayı geç fark eden Creon için acıların en büyüklerinden biridir ama çilesi henüz bitmemiştir. Oğlunun ölüm haberi üzerine karısı Eurydice de intihar eder. Eurydice karakterinin anne figürü olarak konumu oğlunun varlığı ve onunla olan bağı üzerinden tanımlanmaktadır. Oğlunun ölümüyle onun da varoluşunun anlamı kalmaz ve yine sembolik bir şekilde, kendini karnından bıçaklamak suretiyle, hayatına son verir. Oğulun kaburgasına karşılık annenin karnı ölümü seçişteki varoluşsal nedenlerin de vurgulanmasıdır. Antik Yunan trajedilerinde hikaye genelde tipografik imgelerle zenginleştirildiğinden intihar tezahürleri de sembolizm üzerinden önemli olana dikkat çeker. Özetle, Creon müstakbel gelininin, oğlunun ve karısının intiharlarına neden olarak kendi soyunun sonunu, yani kendi sonunu da getirmiş olur.
İngilizce’nin “baba”sı sayılan Geoffrey Chaucer’ın Antonius ile Kleopatra’nın hikayesini anlattığı şiirinde, intiharın Orta Çağ’daki olumsuz algısının eleştirel bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Bu iki karakterin siyaset dünyasını bile altüst edecek kuvvetteki aşklarının özeti olan “Kleopatra Efsanesi”nde, savaşı kaybettiğini ve herkesin onu terk ettiğini fark eden Antonius’un onur intiharına karşılık, onsuz yaşayamayacağını düşünen Kleopatra’nın aşk intiharı ön plana çıkar. Fakat Carol Heffernan’ın da dikkat çektiği gibi, Chaucer’ın şiirinde, Antonius’un mezarını pahalı taşlarla bezemesi ve kazdırdığı yılanlarla dolu çukura çırılçıplak uzanarak ölümü beklemesiyle efsaneleşen Kleopatra’nın İlk Günah’tan bu yana varolagelen kadın algısına hizmet ettiği inkar edilemez.[4] Metinde savurganlığı, kaprisleri ve tahrik ediciliği vurgulanan karakter Antonius gibi başarılı bir adamın sonu olmuştur. Çıplak oluşundaki tensellik ile materyal savurganlığı onun kadın olarak zayıflıklarıdır. Anlatı tarihinde çoğunlukla azizlere yakıştırılan bir intihar yöntemini seçmesi azizliğinden değil, arınması gerekliliğindendir. Chaucer’ın bu tercihi, dönemin algısında intiharı ancak sembolik bir kutsallaştırmayla cezaya dönüştürerek kabul edilebilir kılışı şeklinde değerlendirilebilir.
Antik Yunan trajedilerindeki ve Orta Çağ romanslarındaki intihar tezahürleri evrilerek ama özünü de koruyarak William Shakespeare’in oyunlarında da yer edinir. Mesela, Chaucer’dan farklı olarak, Shakespeare’in Antony ve Kleopatra’sında intiharlarda ön plana çıkan, çifti birbirine bağlayan tutku ve aşktır. Sondaki yılanın sembolizmi ve Kleopatra’nın kaprisleri elbette gözardı edilemez. Ama yazarın anlatıyı popülerleştirme çabasında vurgulanan paylaşılmışlık Chaucer’ın metninde olduğu gibi Kleopatra’yı başat sorumlu olarak göstermez. Onun hikayesinde sahip oldukları iktidara rağmen aşkın gücü karşısında duramayan iki karakter vardır, asıl geri dönülemez şiddet aşka aittir.
Aşk intiharları içeren anlatılar edebiyatta intihar tezahürleri arasında belki de en sık rastlananlarındandır. Shakespeare oyunlarında birçok farklı intihar tezahürünü kullanmış olsa da onun metinlerinde aşk intiharlarının yeri başkadır. Hemen herkesin bildiği Romeo ve Jülyet hikayesinde, genç sevgililer hayatlarının anlamını uğruna herşeyden vazgeçtikleri aşkları üzerinden tanımlamaktadırlar. Birbirlerini kaybettiklerini sandıklarında ise hayatlarına son vermeyi seçerler. Aşkları öyle büyüktür ki, o olmadan yaşamanın bir anlamı yoktur. Romeo ve Jülyet’in anlatısında olduğu gibi, bu tür intihar tezahürleri aşkın imkansızlığıyla birlikte kullanıldığında resmedilen aşkın büyüklüğünü kanıtlama görevi görür.

Yine Shakespeare’in trajik kahramanlarından Othello ise, tutkusu, kıskançlığı ve özgüven eksikliği Iago’nun zehiriyle bilendiği noktada, çok sevdiği Desdemona’nın canına kıyar ve hemen arkasından kendini öldürür. Hayatının merkezine koyduğu ve kimliğini üzerinden tanımladığı iki değer de yokolmuştur. Hem sevdiğini kaybetmiş, hem de onun katili olması dolayısıyla onuru kirlenmiştir. Ne kaybedecek birşeyi kalmıştır ne de varolmak için bir nedeni ve o da kendi yokoluşunun uygulayıcısı olur. Dönemin erkeğinin erkeklik kodlarını tanımlayan onur ve aşk ise Othello ikisini de kaybetmiştir. Varoluşunun hiçbir anlamı kalmadığından ancak kendi yokoluşuyla kirlettiği değerler dünyasını temizleyebilecektir. Bu da Othello’nun durumunda aşk intiharına onur intiharını da eklemler.

“Varolmak ya da olmamak” arasındaki sorunsalın en bilindik ifadelerinden biri elbette yine Shakespeare’in Hamlet’idir. Bu oyunda da intihar örnekleri, aşk ve onur kaybının çözümüdür ama aynı zamanda varoluşsal sorgulamanın da erken bir ifadesidir. Ophelia, Hamlet’in deliliğinde kendisine hakaret edip onu kovmasıyla umutsuzluğa kapılmış ve hak etmediği, onuruna yediremediği bu hakaretler ile aşkının umutsuzluğu karşısında ölümü seçmiştir. Bu ölümü seçişin intihar olup olmadığı net değildir belki ama kazara suya düşmüş olsa dahi, kurtulmak için çabalamadığı da dikkatten kaçmaz. Gertrude’un durumu ise daha sıkıntılıdır. Karakter kadınlık onuru, ihanet, oğlunun hiddeti, yaptığı hatanın farkındalığı ve sonuçları ile pişmanlık gibi birçok farklı duygunun altında ezilir. Artık varolması mümkün değildir çünkü varoluşunu anlamlandıran elle tutulur hiçbir değer kalmamıştır. Payına düşen bu değersizlik kaldırabileceğinden daha ağırdır. Her ne kadar oyunda zehirli kadehi bilerek alıp almadığı açıkça verilmemiş olsa da, ölmekten başka çıkışı kalmayan karakterin bilinçli bir tercih yaptığı düşünülebilir.

Daha sonraki dönemlerde de farklı edebi metinlerde aşk ve onur intiharlarına rastlanır. Ama 20. yüzyılda modernitenin toplumsal ve siyasi hayatta yarattığı travmalarla başka bir intihar modeli de dikkat çekmeye başlar. Özellikle modernist edebiyatta yoğun bir varoluş ve hayatın anlamı sorgulaması ön plana çıkmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, aynı dönemde sanatçı intiharlarında gözle görülür bir artış olduğu gibi, intihar edebi metinlerde de ciddi bir varlık göstermektedir. Bu intihar tezahürlerinde, sıkışmışlık, boğulma, umutsuzluk duyguları ve bireyin toplumsal baskılar karşısında varolma çabalarının işe yaramaması sonucu yaşanan varoluşsal tıkanmada intihar bir çıkış yolu, bir başkaldırı olarak sunulur.
Virginia Woolf’un Mrs Dalloway romanında Septimus Warren Smith’in intiharı bu tarz bir başkaldırıdır. Roman ana anlatısının ötesinde I. Dünya Savaşı travmasının farklı sınıftan insanlar tarafından algılanışını anlatmaktadır. Septimus savaşta gördüğü yıkımın ve ölümün etkisiyle “hissedememekten” şikayetçidir. Savaştan önce edebiyat ve sanatla mutlu olan karakterin hassas iç dünyasından duygunun eksilmesiyle insanlığını kaybettiğini fark etmesi ve bunun “iyileştirilmesi” için önerilen tedavinin de hissizlik durumuna alıştırmak olduğunu görmesi sonucunda varolmak için pek bir nedeni kalmaz. İnsan olmanın özünü yitirdiğini düşünen Septimus için varoluşun da bir anlamı yoktur. Bu durumu yaratan ve normalleştiren sisteme teslim olmak yerine kendini pencereden atmayı seçer. Bir kere kendini toplumun beklentilerine teslim ettiğinde insanlığını yitirmiştir, ikinci bir teslimiyetin olası sonuçlarını kabullenemez. İnsanlığını yeniden başkalarının eline teslim etmeden benliğini ortadan kaldırdığı an, kısa süreli de olsa, kendi varoluşuna tamamen sahip olduğu andır. İntihar yöntemi olarak yüksekten atlamayı tercih etmesi de özgürleşme çabasının sembolü olarak değerlendirilebilir.
Yine aynı dönemden Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’unda Esther bir yandan toplumun ondan bekledikleri, diğer yandan kendi istekleri arasında sıkışmış, yolunu kaybetmiş bir karakterdir. Aslında kendini ve isteklerini de ne kadar tanıdığı şüpheli olan karakterin bunu öğrenecek kadar bile nefes alacak alanı olmaması onu deliliğe ve kendi varlığını sonlandırmaya iter. Varolduğu toplumsal gerçeklik içinde kaybolmuş bir ruhtur, yolunu bulamadığı ve varolmanın ağırlığı altında ezildiği anda yokolmak paradoksal da olsa bir yeniden ben-tanımlaması olur. Kaybettiği benliğini sadece bir kerelik de olsa ölümünde bulabilecektir, en çok o zaman kendi hayatını ellerinde hissedecektir, yani tam da ellerinden kaydığı noktada. Bu bağlamda Plath’ın tek romanındaki “Sırça Fanus” imgelemi özellikle toplumsal sıkışmışlığın ve boğulmanın edebiyatta güçlü bir referans noktasına haline gelmiştir.
Türk edebiyatında da bahsi geçen intihar tezahürlerinin benzerlerine rastlanır. Aşk intiharları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanındaki Suat unutulmaz örneklerdendir. Her ne kadar onun intiharı aşkının ve umutsuzluğunun şiddetini ifade etse de, uygulamadaki tercihi daha fazlasını da hedeflediğini göstermektedir. Mümtaz ve Nuran’ın aşkı onun tavanda asılı cesediyle karşılaştıklarında intiharının gölgesinde kalmaya mahkum olur ve imkansızlaşır. Bu bir öç almak olarak düşünülebilir mi tartışılır ama söz konusu bilinçli seçimin sadece Suat’ın kendi varoluş-yokoluş meselesi olmadığı, geride kalanlara da onun ağırlığı altında ezilmeyi uygun gördüğü anlamına gelir. Zaten aslında intihar biraz da geride kalanlara anlatılamayanları anlatmak derdini içerir. Her seferinde bilinçli bir çabayla olmasa da, bir bakıma intihar geride kalanlar içindir.
Türk edebiyatında özellikle 1970’lerden sonra yazılan metinlerde intihar sıklıkla rastlanan bir temadır. Bu dönemde yazılan romanlarda siyasi baskıyla toplumsal baskı içiçe geçmekte, zaten kendi varoluşunu sorgulamakta olan karakterler bu baskılarla parçalandıklarında intiharı tercih etmektedirler. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sından Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ına intihar eden karakterler bir şekilde kendi varoluşlarıyla toplumsal gerçeklikleri arasındaki ilişkiyi kurmayı başaramayan ya da bu konuda yetersiz kaldığını hisseden, iç dünyası çelişkilerle ve çatışmalarla dolu, belli bir entelektüel kapasiteye sahip insanlardır. Bu tür metinlerde genellikle intihar düşünen insanın sessiz çığlığıdır. Farklı olarak, Attilâ İlhan’ın Fena Halde Leman romanında toplumsal ile bireysel arasındaki çelişki cinsellik üzerinden ifade edilir. Romanın kahramanı Leman, cinsel tercihleri konusunda karmaşık bir süreçten geçtikten sonra lezbiyenliğini kabul etmiştir. Ama uyumsuzluğunun ve esrikliğinin yarattığı anlamsızlık duygusu ile kimliksel aidiyet çatışmalarından yorularak hayatına son verir.
Bir de tabii intihar eyleminin gerçekleşmediği ya da sadece sembolik olarak gerçekleştiği metinler vardır. Adalet Ağaoğlu’nun “Dar Zamanlar” üçlemesi bunun başarılı örneklerini içerir. Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in “ölmeye yatması,” varoluşunu en çok sorguladığı noktada ölümün kendiliğinden gelmesini beklemesi sembolik ölümlerdendir ve aynı şekilde sembolik bir yeniden doğuşla sonuçlanır. Eski Aysel ölmeye yatar, yeni Aysel olarak doğar –“saksısını çatlatır”– ve tekrar hayata karışır. Bir Düğün Gecesi ise Aysel’in eşi Ömer’in “intihar etmeyeceksek içelim bari” cümlesiyle başlar.** Aysel’den bağımsız ama onunla ilişkisiyle bağlantılı bir esriklik duygusu ile toplumsal sıkışmışlığın iç içe geçtiği noktada ölüme yakın hisseder karakter kendini ama bunun devamını getirecek cesareti yoktur. O da başka bir sembolik yokoluşta karar kılar. Charles Bukowski’nin dediği gibi “içmek tekrar hayata dönülebilen ve ertesi gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”[5] Üçlemenin son romanı olan Hayır… ise insanın kendi isteğiyle var olmamayı tercih etmesini Aysel’in intihar üzerine yazdığı bir çalışma etrafında işler. Aysel’in araştırmasının ana izleğine göre intihar bir başkaldırıdır. Yani sadece sessiz bir çığlık değil, aslında haykırılan bir “HAYIR”dır. Romanın sonu ise, intihar şüphesi taşımakla birlikte, açık bırakılmıştır. Metin kendi referansının analizini yine kendi içinde barındırmaktadır.
Ernest Hemingway’den Henrik Ibsen’e, romandan oyuna, imkansız aşktan varoluş sorunsalına… Hedda Gabler, Anna Karenina, Dorian Gray, Genç Werther… Elbette intiharın edebiyattaki örnekleri zaman ve coğrafya ekseninde çoğaltılabilir. Ama genel olarak edebiyatta intihar tezahürleri incelendiğinde, yüzeyde farklı nedenler ön plana çıksa da, meselenin dönüp dolaşıp öncelikli varoluş tanımlamasına, değerler dünyası ile toplumsal gerçekliğin çatışmasına, karakterin çıkış noktası ya da nefes alma alanı bulamamasına dayandığı görülmektedir. İntihar kişinin varoluşunu, kendi elleriyle yokoluşu seçerek, kendi kontrolüne almasıdır. Tarihsel süreçte evrildiği noktaya bakıldığında, Camus’nün dediği gibi intihar ve sanat aynı doğaya sahiptir, ikisi de başkaldırıdır. Sanat da, intihar da, sanatta intihar da “susma cesareti” gösterenlerin sessiz “hayır” çığlığıdır.

Bu yazı daha önce Notos dergisinin “Edebiyatta İntihar” sayısında yayımlanmıştır.

** Bir Düğün Gecesi’nde bahsi geçen söz Ömer’e değil, Tezel’e aittir. Dalgınlığıma gelmiş ve bu maddi hatayı atlamışım.

Ayrıca Bkz. Modern Edebiyatta Benliğin Varolma Mücadelesi Olarak İntihar


[1] Türkçe’de Tahsin Yücel’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
[2] İngiliz yazar Virginia Woolf başkaldırısında bu yöntemi tercih etmiştir.
[3] Yusuf Eradam, “Susma Cesareti,” Susma Cesareti, Ankara: Nar, 2006, pp. 7-16.
[4] Carol Falvo Heffernan, The Orient in Chaucer and Medieval Romance, Cambridge: D. S. Brewer, 2003, s. 53-4.
[5] Charles Bukowski, Röportaj, The LondonMagazine, Aralık 1974-Ocak 1975.



Kategoriler:edebiyat

Etiketler:,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: