Nedim Gürsel’in Tarihsel Romancılığı

Bizimki gibi tarihle ilişkisi yoğun, ama yoğun olduğu kadar da ham olan bir toplumda edebiyatta tarihsel anlatıların ön plana çıkması doğaldır. Bazı kısıtlı yaklaşımlar dışında tarihimiz dokunulmaz bir tabu olduğu için –ki bunun resmi ve gayriresmi nedenleri var- toplumun tarihsel nabzını tutmak da roman yazarlarına kalmaktadır. Birçok Türk romanında, kimi zaman arkaplanda kimi zaman odak noktasında, tarihin farklı dönemlerine, olaylarına ve kişilerine sıkça rastlanır. Mesela, 1990’larda özellikle Osmanlı dönemini anlatan tarihsel romanların sayısında gözle görülür bir artış var. Zülfü Livaneli’nin Engereğin Gözündeki Kamaşma’sı (1996), Nedim Gürsel’in Boğazkesen’i (1995) ve İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası romanı (1995) bu dönemde dikkat çeken, farklı yaklaşımlarla kurgulanmış Osmanlı dönemi anlatılarına örnek olarak verilebilirler. 1990’larda böyle bir artış yaşanmasının 12 Eylül ile bağlantısı akademik açıdan mutlaka incelenmelidir. Fakat ben, bu görece kısa soluklu yazıda, tarihsel romanları gerek nitelikleri gerekse yaklaşımları ile ayrı bir yere sahip olan Nedim Gürsel ve onun “tarih”inden bahsedeceğim.
Kurgusal Bir Anlatı Olarak Tarih
Edebiyat alanında çalışan bir akademisyen olan Nedim Gürsel’in mesleki birikimi ve bakış açısı eserleri üzerinde önemli bir etkiye sahip. Yazar romanlarını tarihin de bir “anlatı” olduğu anlayışıyla kurgulamaktadır. Onun romanlarında tarihsel anlatılar bir yandan kurgusal anlatının zamanıyla iç içe geçerken, diğer yandan romanın yazıldığı zamanla geçmiş arasında bir bağ kurar.
Gürsel’in romanlarında zaman-mekan ilişkisinin kaygıları sürekli hissedilmektedir. Uzun yıllar bir coğrafyada yaşayıp da oralı olmamanın yarattığı yabancılık durumu ile yerlisi olunan kültürden sürekli uzakta olmanın yarattığı başka bir tür yabancılık duygusu anlatılarda farklı şekillerde kendini gösterir. Bir bakıma onun metinleri, tarihsel aidiyet duygularının irdelenmesinde kendini ifade imkanı bulan kişisel aidiyet çatışmalarıyla yüzleşme olarak da görülebilir.
Anlatının kişisi ister roman içinde roman yazmakta olan bir yazar, ister tarih üzerine çalışan bir araştırmacı olsun anlatılan kurgusal tarihle “gerçek” tarih birbirleriyle girift bir ilişki içindedir. Bu durum kurgu-üstü bir farkındalığın ve sanat-gerçek etkileşiminin altını çizer. Tarihle bilimsel açıdan yüzleşmek mümkün olmadığı için edebiyat üzerinden, romanlar ve onların entelektüel ana karakteriyle tarihsel inceleme ve irdeleme ortamı kurulmaya çalışılır.
Fatih’in Romanı
63529-bogazkesenBenim Nedim Gürsel’in eserleriyle tanışmam lisedeki tarih öğretmenim, Tuğrul Yakarçelik’in “okuma listesi”nde tavsiye ettiği Boğazkesen romanıyla oldu. Ülkemizdeki sınav odaklı ve ezberci tarih öğretimini yetersiz bulan bir eğitimci olarak tarihin bir “anlatı” olması durumunu bana ilk o göstermişti.[1] Onun derslerinde Osmanlı sarayında süregelen iktidar savaşlarını sadece padişahların sıralamasından değil, haremdeki kadınların aralarında geçen rekabetten de öğrenirdik.
O günlerden yadigâr Boğazkesen şu satırlarla başlar:
Uzun süre sabahları erken kalktım. Yazmak için. Ama bir gün her şeyi yüzüstü bırakıp bu eski yalının bir odasına sığınacağımı, her sabah dağılan sisle birlikte başladığım güz günlerinin dışarıda, cumbanın altından akıp giden Boğaz’ın ayna suları gibi beni beklenmedik girdaplara, yüzeyde beliren kabarmaların dipteki derin oluşumlarına çekeceklerini bilseydim bu anlatıyı yazmaktan vazgeçerdim.[2]
Görüldüğü üzere anlatıcı daha ilk paragrafta anlatacağı tarihsel hikayenin kurgusal çatısını kurar. Roman boyunca anlatıcının benzer şekillerde kendi varlığını ön plana çıkarması kurgu ile gerçek arasındaki ilişki açısından büyük önem taşımaktadır. Bir yandan gerçekle kurgu iç içe geçerken bir yandan da anlatının kurgusallığı okurun gözleri önüne serilerek “gerçeklik” kavramından uzaklaşılır. Ayrıca hemen her Nedim Gürsel romanında bu kurgu-gerçeklik, tarih-gerçeklik ilişkisinin üzerinin gizemli bir sisle kaplı olduğu söylenebilir. Tıpkı Boğazkesen’in girişindeki gibi, onun romanlarında okur çoğunlukla kendini bir gizemin “girdabında” bulur.
Aslında bu gizem Türk edebiyatındaki tarihsel anlatılarda önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. Mitlerle, kahramanlık efsaneleriyle ve şanlı bir toplum anlayışıyla düzenli olarak yeniden üretildiği, tekrarlarıyla devamının sağlandığı ve fazla da kurcalanmasına izin verilmediği bir toplumsal düzende ister istemez tarih bir anlatı olarak sisler arkasındaki gizemli bir dünya haline gelmektedir. Roman da bu gizemli dünyayı kendi “sır”larıyla yansıtmaya çalışan bir ayna görevi görür. Yani, genellikle Türkiye’de tarih ister edebiyat alanında ister bu alanın dışında, biraz da Attilâ İlhan’ın deyimiyle, “Aynanın içindeki dumanlı yansımalar”dan oluşmaktadır.
Türk tarihinin en önemli anlatılarından biri olan İstanbul’un fethinin, Gürsel’in ilk tarihsel romanının konusu olması elbette anlamlı. Türklerin Konstantinopol’u alışı hem genç bir padişah olan II. Mehmet’in bir Osmanlı hükümdarı olarak zekasına dikkat çeken hem de Osmanlı’nın gücünü bütün dünya tarihini etkileyen bir zaferle gösteren bir anlatıdır. Doğal olarak da özellikle milli bilincin oluşturulmasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden de efsaneleşen, kurgusallık boyutları değişen, gelişen, yenilenen, yinelenen bir anlatılar dünyasının parçasıdır.
Bu büyük anlatının küçük öyküleri arasında belki de en çok tutulanı Fatih’in gemileri kızaklarla tepelerden geçirme hikayesidir. Gürsel bu hikayeyi sürekli anlatılageldiğinden farklı bir açıdan verebilmek için bir İtalyan devşirmesi, içoğlanı Nicolo (Selim) karakterini kullanır. “Gördüklerini yazan” Nicolo günlüğünde olayı şu şekilde aktarır:
Tepenin üzerine ulaştığımda tanyerini gördüm. Galata sırtlarının oradan doğuyordu güneş. İsa kulesi sivri külahıyla kızıllığın içinden sıyrılıyordu. Birden yelkenlerini açmış bir kadırga peydahlandı kulenin ardında. Yorgunluktan hayal gördüğümü sandım. Bir türlü sonu gelmeyen kuşatmadan, sürüp giden bu pis savaştan yorulmuştum.  […] Hayal görmem doğaldı. Kadırga yavaşça kulenin ardından belirdi, sonra kayboldu. Bir süre sonra bir başka kadırga daha gördüm. O da ilkinin peşinden bir görünüp bir kayboldu. Derken karşı kıyının yamacında yeniden belirdi. Kison Deresi boyunca Haliç’e doğru kaymaya başladı bayır aşağı. Onu öbürleri izledi. Galata sırtlarında yelken açmış üç sıra kürekli gemiler peş peşe Haliç’e kayıyorlardı. Olacak şey değil Tanrım! Düş görüyordum mutlaka. Mehmet karadan yürütüyordu donanmasını. Bir sihirbaz, ne sihirbazı bir peygamber gibi doğaya meydan okuyordu.[3]
Konstantinopol’daki başarısıyla Fatih unvanını alacak olan II. Mehmet, sadece Türkleri değil, herkesi kendine hayran bırakacak bir karakterdir. O öyle bir padişahtır ki, onun içoğlanı olmuş bir İtalyan, her şeye rağmen, ona peygamber sıfatını dahi yakıştırarak çok ulu bir mertebeye yerleştirir.
Nicolo aynı sabah kendi hikayesini anlattığı Tursun Bey’den Mehmet’in fetihleri yanında içoğlanı Selim’in hayatının “resmi” tarihe geçmeye değmeyeceğini de öğrenecektir. Nitekim, resmi tarih kazananın zaferlerinin yazıldığı bir anlatı türüdür. Aslında Boğazkesen romanı bir bakıma İstanbul’un fethi gibi büyük bir anlatının edebiyatla harmanlanarak çoksesli bir öyküye dönüştürülme çabası olarak da görülebilir, çünkü resmi anlatıların despotik baskınlığında tarih sadece edebiyat aracılığıyla nefes alabilir. Bunu yaparken dahi toplumsal hafızaya iyice yerleşmiş olan anlatılar arasında kendine yer bulmak zorundadır. Resmi tarihte Nicolo’nun hikayesine yer yoktur, fakat Boğazkesen romanında, resmi hiyerarşiyi çok da tehdit etmeden, Fatih’in yanında ona da bir yer açılmıştır.
Bu hikayenin ve onun nezdinde Konstantinopol’un fethinin özellikle mitleşmesinin nedeni tabii ki bir Osmanlı sultanının zekasıyla “kafir”i alt etmesi ve bunun yarattığı milli gururdur. Elbette söz konusu milli gurur ancak geçmişe dönük bir bakış açısıyla romantize edildiği haliyle mümkündür. Ne de olsa, fethin gerçekleştiği dönemde henüz ortada bir millet yoktur ve sadece Osmanlı tebaası olarak padişahın kullarından bahsedilebilir. Bu romantik, mitik anlatıya uygun düşecek şekilde Gürsel’in romanının da yoğun bir romantik yaklaşıma sahip olduğunu söylemek abartı olmaz. Hatta bu romantik ton Gürsel’in hemen her eserinde farklı derecelerde mevcuttur.
Boğazkesen romanında anlatılan sadece ana karakterin kendi hikayesi ve yazdığı “İstanbul’un fethi” hikayesi değildir. Aranmakta olan Deniz adlı genç bir kadının anlatıcının hayatına girmesiyle anlatı üçüncü bir tarihsel boyut kazanır. Bu boyut romanın karakterleri için kişisel tarih, romanın kendisi için siyasi tarih olan 1980 dönemidir. Böylece anlatıcı konumunda olan yazar-karakterin kendi hikayesi yakın dönem siyasi tarihle iç içe geçer ve karmaşık bir tarihsel yapı kurulur. Romanın ana karakterinin yazdığı Osmanlı dönemi hikayesi, oturduğu yalının dışında ve onsuz gelişmekte olan 1980 darbesi ile parallelik kurarken, anlatıcının Deniz’le ve romanıyla birlikte varolagelen kişisel tarihi II. Mehmet ve Nicolo gibi “roman karakterleri”nin hikayeleriyle denkleşir.
Nedim Gürsel’in Boğazkesen romanı tarihten askeri bir hareketi anlatmaya çalışan bir yazarın hikayesini anlatırken, aslında daha yakın bir döneme ait askeri bir hareketle hesaplaşmaya çalışan bir yazarın metnidir.
 
Sisler ve resimler ardında Venedik

a1cc1-resimliGürsel, Resimli Dünya’da hikayeyi yine farklı seviyeleri olan bir çatı üzerinden kurar. Baş karakterin hikayesini anlatan sayılarla belirtilmiş bölümler aralarda üç Bellini’nin hikayeleri ile kesilir. Nitekim, romanda hayat, edebiyat, sanat diye ayırt etmeksizin bir imgeler dünyası baskın çıkar. Örneğin, romanın baş kişisi Kâmil Uzman’a Venedik şehrine vardığı zaman “gerçek olmayan ama tümüyle de kurmaca olmayan bir Venedik imgesi” eşlik etmektedir. Ve elbette bir Gürsel klasiği olarak, karakter “Garın basamaklarından inerken sis basmıştı[r] her yanı.”[4] Yine gizemli bir kadın vardır hikayede. Hiç evlenmemiş ama hayatına birçok kadın girmiş olan Kâmil Uzman Venedik’te Lucia adlı bir İtalyan’a aşık olur. Bu İtalyan’ın adının “ışık” anlamına gelmesi tesadüf değildir elbette. Tıpkı Kâmil Uzman adının da tesadüf olmadığı gibi.
            Yazar Boğazkesen’de edebiyat içinde edebiyat aracılığıyla sürdüğü tarihin izini, Resimli Dünya’da edebiyat içinde resim ile sürmeyi tercih eder. Yani, bir anlatı, bir temsil olan tarihi bir anlatı, bir temsil üzerinden vermek için yine temsili bir dünya kurar. Bu yöntemle yazar bu romanında tarih anlatıcılığını çok boyutlu bir disiplinlerarasılığa taşır.

Anlatısının görsel temsili için Bellini’leri seçmesi de tarihsel gerçeklik bağlamında bir önceki romanı ile paralellik kurmaktadır. Romanda Kâmil Uzman’ın araştırdığı Venedik’li ressamlardan Gentile Bellini, Fatih Sultan Mehmet’in ilk portresini yapan Avrupa’lı ressamdır. II. Mehmet Müslümanlıkta resim yasak olmasına rağmen portresini yaptıran ilk padişah olarak Türk-İslam tarihinde yine öncü niteliğiyle dikkat çeker. Bu bağlamda, Nedim Gürsel için sadece romanının geçtiği yer olan Venedik’ten ressamlar değildir Belliniler. Aynı zamanda Osmanlı divanı ve Osmanlı tarihinin en önemli padişahlarından Fatih Sultan Mehmet ile de bağlantıları vardır.
Resimli Dünya’da edebi anlatı ile resimlerin anlatısı arasındaki tarihsel ilişki Boğazkesen’den daha farklı bir yapıda, daha az belirgin olan geçişlerle verilmektedir. Örneğin, Kâmil Uzman siyah fonlu resimde, sarı-kahverengi kıyafetli Caterina Cornaro’nun imgesine bakarken “renkler birden silinir, eriyip gider” ve “tuvalin boşluğunu bir anda karanlık gece” doldurur.[5] Bu noktadan itibaren anlatı, gerçekle olan ilişkisi veriliş tarzı nedeniyle şüpheli olan bir hikayeye yönelir, masalsı bir geçişle gerçekçi görünmek isteyen bir hikayeye. Caterina’nın hikayesi, kesin olmamakla birlikte, Kâmil Uzman’ın bilincinden verilmektedir. Kesin olmamakla birlikte derken kastedilen romanın asıl “herşeyi bilen” üst-anlatıcısının devreye girdiğini de varsayabiliriz. Yani, Caterina’nın hikayesi, tıpkı romanın birçok tarihsel anlatısı gibi kimin bilincinin süzgecinden, nasıl geçtiği bilinmeyen bir gerçeklik olarak okura sunulur. Bu açıdan da elbette güvenirliği tartışılır, ama zaten Gürsel için her tarihsel anlatı birilerinin anlattığı ve onların bakış açılarının imkan verdiği ölçüde güvenirlik sahibidir.
Kâmil Uzman’ın Venedik seyahati yüzeyde Bellinileri araştırmak olsa da, aslında tarihin ve geçmişin sularında kendini aramaktan başka birşey değildir. Kocamış Kurt, “olgun araştırmacı” Kâmil Uzman, biraz da mitik bir deneyim olarak, içsel yolculuğunu, amacı başka görünen bir fiziksel yolculuk üzerinden yaşar. Edebiyatta bir tema olarak kişinin geçirdiği dönüşüm, değişim, olgunlaşma ya da farkındalık hemen her zaman uzakta bir yerde olmalıdır. İnsan yalnızca alışkın olduğu, kendini güvende hissettiği ortamın dışındayken gerçek bir bakış açısı farklılığı yaşayabilir. Kısacası farklı şekilleri, şartları, bahaneleri ve öyküleriyle sürgün, içsel dönüşüm (bildung) için şarttır.
Bu bağlamda Resimli Dünya, Nedim Gürsel’in bir söyleşide söylediği gibi “tablolardan günümüze geçmişin izdüşümlerini sanat perspektifinden yansıtan bir tarihsellik” boyutu taşımasına rağmen, aslında yine kişisel ve toplumsal tarihle bezenmiş bir arayış anlatısıdır.[6]
“Rabbiniz size oğullar verdi de kendisi meleklerden kızlar mı edindi?”
26c3d-kizlarNedim Gürsel yine bir tarihsel anlatı olarak görülebilecek son romanı Allahın Kızları’nda hikaye açısında daha farklı bir konu seçmiş olsa da işleyiş ve anlatı olarak aynı üslubu devam ettirmektedir. Daha önceden Osmanlı tarihi üzerinden irdelediği “büyük anlatı”lar yerine, hikayesini bu sefer İslam tarihi üzerinden kurar. Özellikle, toplumumuzda anlatılagelen dini öykülerden ve anekdotlardan yola çıkan Gürsel, toplumsal yapıyı oluşturan değerler dünyasının anlatılarıyla tarih-toplum-anlatı üçgenini kurgusallaştırır.
Allah’ın Kızları’nda kültürel değerler dünyasının anlatısallığı yoğun olarak hissedilmektedir. İslam’ı anlatan mistik öyküler, efsaneler ve tarihsel detaylar hikaye örgüsünün hem içinde hem dışında olan bir anlatıcı tarafından verilirken İslam tarihi ile edebi anlatı birbirine bağlanmaktadır. Böylece aynı zamanda hem resmi hem gayriresmi yapılardan kurulu olan “din”in de bir anlatı olduğu vurgulanmaktadır. Bunu yaparken de yine inanılagelmiş ve irdelenmemiş anlatılara alternatif bakış açıları sunulmaktadır.
Roman Allah’ın Kızları’nın hikayelerini anlatır:
Ama bir zaman oldu Allah’ın kızları da vardı. Burada, bu göğün, bu güneşin, bu buharın altında; bu kayalık tepenin yamacında, bu yolun, yolların bitiminde. Allah’ın kızları El Lat, El Uzza ve El Manat. Onları da dinle! Onların sesini.[7]
Romandaki “Allah’ın Kızları” hem İslam’ın gelişiyle arka plana itilen ve unutulmaya yüz tutan inançları, değerleri ve gelenekleri hem de ataerkil yapısıyla baskın çıkan İslam’ın toplumsal alandan neredeyse sildiği feminen olanı temsil etmektedirler. Bu bağlamda da hikayede “öteki” olanı anlatmaya yönelik bir çokseslilik oluşturulmuştur. Söz konusu çokseslilik yerleşmiş tek taraflı anlatılara meydan okur. Ayrıca, resmi anlatıların yarattığı gerçekliğin karşısına dikilen bu çoksesli anlatı daha samimi bir amosfer yaratır. Örneğin, resmi anlatıların kahramanları dışında kalan insanlar hırslarıyla, takıntılarıyla ve gündelik kaygılarıyla temsil hakkı kazanmıştır.
            Allah’ın Kızları romanı da, Gürsel’in tıpkı diğer romanları gibi bir yazım süreci üzerinden kurgulanmıştır. Hatta bu sefer yazılanın “tarihsel anlatı” ve onun dokunulmazlığının kaldırılıp irdelenmesiyle olan ilişkisi daha doğrudan kurulur:
Bir gün bu satırları yazacağını hayal bile edemezdin. Yazdığın nice muhalif sözcükler, aykırı cümleler gibi. Oysa bu satırlar ne kıyamet gününün habercisi ne isyana çağrı. Ne de çocukluğunda Peygamber’in dünyasına çıktığın yolculuğun izlenimleri. Belki geçmişe yaptığın bir yolculuk bu, paylaşılması mümkün olup da anlaşılması pek mümkün olmayan bir şeyi, inancı sorguluyorsun. Onun için de sanki elin varmıyor Kuran’ı eleştirmeye. Levhi Mahfuz’da yazılı olan orada kalmalı. Allah kelamıysa, senin için olmasa bile, inanç sahibi herkes için, Manisa’daki o meraklı, dedesiyle namaz kılan, cehennemden korkup tövbe eden çocuk için de kutsallığını korumalı.[8]
Bir bakıma yazarın bu romana kadar içten içe öykülerine yedirerek anlattığı kişisel olanla toplumsal olanın çetrefil ilişkisi bu satırlarla artık kristalleşmiştir ve net bir şekilde yüzeye çıkmaktadır.
            Romana sorulması gereken en önemli sorulardan biri, yukarıdaki alıntıda da bahsedilen, “sen”in kim olduğudur. Alıntıdan bir sonraki paragraf şu cümleyle başlar: “En kısa sureden başlamıştı deden, hepi topu üç ayetten ibaret ‘Kevser’den.” Bu cümle Manisa’daki meraklı çocukla anlatıda hitap edilen “sen” arasında bağlantı kurmaktadır. Bu bağlantıdan yola çıkarak aslında hitap edilen “sen” ile hitap eden anlatıcı arasında da bağ kurulabilir. Bu durumda söz konusu anlatı yine bir anlatıcının kendiyle, geçmişiyle, kimliğiyle hesaplaşması olarak görülebilir. Evet, anlatıda 2. ve 3. kişiler arasındaki gidip gelmeler romanda özgün bir anlatıcı kurgusu oluşturmaktadır. Fakat zaten, “2. kişi anlatı” denen tür de edebiyatta şüpheyle yaklaşılan bir anlatı tipidir. Nitekim, “sen” hitabının kullanıldığı durumlarda zaten hitap eden yine 3. kişi değil midir? Bu yüzden teknik açıdan ikinci-kişi anlatımından bahsedilebilir mi? Bu soruların cevabından bağımsız olarak romanda anlatıcı türünün anlatıyı farklı kıldığını ve ona uyduğunu söyleyebiliriz. Hatta anlatıcının kim olduğu sorusu 1., 2. veya 3. kişi anlatımı mevzuunu da daha da karışık bir hale sokmaktadır.
            Allah’ın Kızları’nın hikayesi, özellikle yakın dönemde iyice yaygınlaşmış İslamizm tartışmalarının marazlı klişelerine takılmamak için, İslama yakın tiplerin bakış açısından verilmekte, dinin insan doğası gereği bir ihtiyaç olduğu noktasını odağına alarak hareket etmektedir. Bu durumda da aslında verilen alıntıdaki gibi, İslam’ın eleştirisi öyle hassas iç dengeleri hedeflemektedir ki, yıkıcı olmadan onu bir anlatı olarak irdelemek zor bir edebi söylemi gerektirmektedir. Nitekim, roman çıktığı zaman aldığı tepkiler ve hakkında açılan dava da bunu açıkça göstermektedir.
Ve Boğazkesen’den Allah’ın Kızları’na toplumsal ve iç hesaplaşmaların birbirine karıştığı anlatılar yolculuğu romanın son satırlarında yorgun bir anlatıcı ile -şimdilik- son bulur: “Yıllar geçti aradan, kimi serden kimi yardan ve oğlundan geçti, sen şu anlatma illetinden hala vazgeçmedin.”[9] Sonuç olarak, Nedim Gürsel’in tarihsel romanlarının iç içe geçmiş kişisel ve tarihsel anlatı leitmotif’leri üzerinden kurgusallaştırılan kişisel ve toplumsal kimlik arayışları, aidiyet kaygıları ve onlarla hesaplaşmaya çalışan metinler olduğu söylenebilir.
Notos 27 – Nisan/Mayıs 2011 sayısında yayımlanmıştır.

[1] Bkz. Tuğrul Yakarçelik, Lise Tarih Dersleri için Ezbersiz Sınav Modeli, İstanbul: Beyaz, 2001.
[2] Nedim Gürsel, Boğazkesen, İstanbul: Can, 1996, s. 9.
[3] a.g.e., s. 178.
[4] Nedim Gürsel, Resimli Dünya, İstanbul: Can, 2000, s. 15.
[5] a.g.e., s. 18.
[6] Halil Gökhan ile söyleşi, Hürriyet Gösteri 217, Mart 2000, s. 38.
[7] Nedim Gürsel, Allah’ın Kızları, İstanbul: Doğan Kitap, 2008, s. 14.
[8] a.g.e., s. 158.
[9] a.g.e., s. 288.



Kategoriler:edebiyat, kitap

Etiketler:, ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: