Optimizm Olmaksızın Umut: Umutsuzlara umut olmaya….

…gelmedik elbette. İnsanın eğitiminin büyük bir kısmı Walter Benjamin, Ludwig Wittgenstein, Arthur Schopenhauer, Theodor Adorno gibi isimlerin çalışmaları üzerine kurulunca ortaya çıkan akademik kişiliğin ne olacağını tahmin etmek çok zor değil. Terry Eagleton’la çalışmak biraz böyle bir şey, armut dibine düşüyor nitekim. Bu model bir akademik varoluşta “optimizm olmaksızın umut” gibi bir formül üretmek de tam Eagleton’lık iş, eh benim de metaforik-genetik bir yerden paylaştığım bir bakış açısı.
Terry Eagleton’ın, henüz Türkçe’ye çevrilmemiş son kitabı Hope Without Optimism hocanın University of Virginia’da yaptığı Page-Barbour konuşmalarının genişletilerek yeniden yazılmalarıyla ortaya çıkmış bir metin. (Edit-2017Ayrıntı yayınları kitabı İyimser Olmayan Umut” başlığıyla yayımlamış). Onun tarzını bilenler için gayet a la Eagleton bir kitap diyebiliriz. Yani, derdi cevaplar üretmek değil, çok yönlü sorular sormak. Bu soruları sorarken konu üzerine yazmış kişilerin tartışmalarını kıyısından köşesinden tutarak silkelemek. Sonunda da okuru kendi okuması üzerinden yaratacağı anlama deneyimiyle baş başa bırakmak. Bir yandan farklı kaynaklara dayalı zengin bir metin, diğer yandan meselenin özünün tam gözünüzün ucunda olduğunu sandığınızda kaçıverdiğini hissettiğiniz bir okuma. Bu yöntem aslında hocanın geldiği ekole özgü ve felsefenin sularında takıldığı kitaplarında baskın çıkan bir üslubun ürünü.
Hope Without Optimism “The Banality of Optimism,” “What is hope?,” The Philosopher of Hope” ve “Hope against Hope” başlıklı dört bölümden oluşuyor. Daha ilk bölümden de anlaşılacağı üzere, optimizm Eagleton’ın her zaman dalga geçtiği, sataştığı bir kavram olmuştur. Nitekim, kitaba sıklıkla kullandığı ve çok sevdiği(m) şu ifadesiyle başlıyor:
As one for whom the proverbial glass is not only half empty but almost certain to contain some foul-tasting, potentially lethal liquid…
İnsanın hayata bakışını kökten tanımlarmışcasına ve sanki onu değiştirecek felsefi kudrete sahipmişcesine kıymetli şu meşhur “bardak” onun için “yarısı boş” olmakla kalmayıp “dolu” olan kısmının içeriği de zaten berbat ve muhtemelen ölümcül bir sıvıdır. Böylesi bir girişle beraber, hoca ilk olarak umut ve optimizm arasındaki farka dikkat çekiyor ve bu iki kavramın günlük hayatta eş anlamlı kullanılmasının neden olduğu yanılgıları irdeliyor. Özellikle, hayatın anlamını içerirmişcesine, varoluş sorununu çözmüşcesine ortalığa inciler saçan kişisel gelişim kitapları, kendini iyi hisset aforizmaları, evrenle mesajlaşma yoluyla sır dolu hasbıhal falan derken felsefenin derinliğinden beslenmeden oluşan felsefemsi ilüzyonlara bir eleştiri getiriyor. Mesela, şöyle yazmış:
There may be many good reasons for believing that a situation will turn out well, but to expect that it will do so because you are an optimist is not one of them.
 
(Bir durumun düzeleceğine inanmak için bir sürü iyi neden olabilir, ama sırf optimist olduğunuz için böyle olmasını beklemek onlardan biri değil.)
Kesinlikle. Böylesi bir yaklaşımın iletişim modelini sosyal medyanın süslü yazı karakterleriyle sürekli görüyoruz: “olumsuz insanlardan uzak durun” -ki elbette bunun da uzaklarda bir yerde mantıklı bir çıkış noktası mevcut. Ama nasıl mutlu olmama hali bazı melankolik özentilerin romantize ettiği gibi sarılınacak bir şey değilse, mutlu olma hali de her daim sahip olunması gereken bir mal varlığı değildir. Mutlu ol(a)mama halinden bir hastalıkmışcasına kaçıp zoraki bir mutluymuş-gibi-davranma ihtiyacını mahalle baskısı tadında beslemek; kendini iyi hissetmeyi, hayata olumlu bakmayı zorunluluk haline getirmek de bir o kadar saçmadır. O noktada, bence, sahici, samimi bir olumsuz kişi insanda teflon ruh izlenimi yaratan bir optimistten her zaman daha iyidir.
Kitabın ana eksenini optimizmin yüzeyselliği eleştirisi oluşturuyor. Burada modernin gözbebeği trajediden beslenen bir eğilim söz konusu. Eagleton’a göre, optimizmin tekelinde olmayan ve Pollyannacı bir duruşla tanımlanamayacak olan umudun zaman zaman yanılması, yıkılması ve sınandıkça kendini yeniden ve daha sağlam bir şekilde üretmesi gerekmektedir. Ayrıca, umut tarihseldir. Ya da, tarihsellik umudu mümkün kılar. Tarih sınırları çizilmiş, bitmiş nesnel bir kayıt değil; geriyedönük yeniden yazılan, ileriye dönük yazılanı sürekli dönüştüren bir anlatıdır. Tarihin devamlılığı insanlığın -tanrı Janus’un başı gibi- bugünü yaşarken ve geleceğe yönelirken gözlerini geçmişten ayırmadıkları bir deneyimdir. Umut da bu deneyimin kritik bir parçasıdır.
Aynı zamanda umut optimizme göre daha metafizik bir deneyimdir. Umuda iradeyle sahip olunamaz. Kişi optimist olmayı seçebilir ama umut daha içsel bir yerden gelir: ya vardır ya yoktur. Ona sahip olmaya karar verilemez, o sadece hissedilebilir. Bu bağlamda, umuttan bahsetmek elbette meseleyi umutsuzluğun kıyısına bırakır. Eagleton umudun karşısına farklı kavramları koyarak karşıtını ararken umutsuzluğu da tanımlamaya çalışır. Örneğin, İngilizce’deki “despair” ve “desperate” kelimelerinin, eş anlamlı gibi düşünülseler de, farklı olduklarına değinir. “Despair” anlam dünyasında hiçlik ve atalet barındırırken, “desperate” bir çeşit panik haliyle aşırı harekette, çabada karşılık bulur. (Türkçe’de benzer bir şey belki de çaresizlik ve umutsuzluk arasında kurulabilir –mi?) Ve şunu sorar: Pandora’nın kutusundan en son çıkan “umut” aslında bir lütuf mudur, yoksa ceza mı? Umudun “şer” olduğunu iddia etmek de mümkündür. İnsanlar umutla birşeyler için çabalamaya devam ettikçe, düşüp her tekrar kalktıklarında umuda sarıldıkça aslında eziyetlerini yineliyor oldukları söylenemez mi? Vazgeçmek bu tür iniş çıkışlara son vereceği için eziyetin de sonu değil midir? Bir yerde umudun karşıtı için şöyle diyor:
The opposite of hope may not be despair but a courageous spirit of resignation.
 
(Umudun karşıtı belki de çaresizlik değil cesur bir teslimiyet ruhudur.)
Bu tür polemikleri hocanın tüm metinlerinde bulmak mümkün. Sorgulama sürecini dikiş yerlerinin patlama noktasına kadar zorlamak düşünsel pratiğinin bir parçası ve bence ezber bozduğu için onun metinlerini en okunası kılan noktalardan biri.
Kitabın tartışmaları bunlarla sınırlı değil elbette. Eagleton umut kavramı üzerine giriştiği arkeolojide Ernst Bloch, Walter Benjamin, Ludwig Feuerbach, Matt Ridley gibi düşünürleri değerlendiriyor. Kral Lear’dan Doktor Faustus’a birçok edebiyat metninin anlam dünyasına yer veriyor. Siyasi ideolojiler üzerinden umut kavramını incelerken inanç ve iman meselesine değinmeyi ihmal etmiyor. Bir yerde modernite ve ilerleme kavramlarını açarken, başka bir yerde arzu ve tutkunun umutla ilişkisini de irdeliyor. Hope without Optimism bu yönlerden tam bir Eagleton metni, kavramı didik didik ederken insana dair birçok başka şeyi de masaya yatırıyor.
Optimizmi bilmem, benim bardağımın da dolu olan yarısı pek içilebilir sayılmaz. Bugünün Türkiyesinde çoğumuzun umutla ilişkisi de pek sağlam değil. “Optimizm olmaksızın umut sahibi olmak mümkün mü?” sorusuyla kitabı okurken, kendini umut nerede diye sorarken bulmak… işte bu da armudun dibine düştüğü noktanın ta kendisi. Kitaptan bir soruyla bitirelim:
Biri der ki, “İşler daha kötüye gidemez.”
Öteki cevap verir, “Oh, evet, gidebilir.”
 
Aslında bunlardan hangisi optimisttir, hangisi pesimisttir?


Kategoriler:kitap

Etiketler:,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: