Gerçeğin Sınırlarında "Oğlum İçin Bir Masal"

Walter Benjamin “hikaye anlatıcısı” başlıklı metninde hikaye anlatıcılığından romancılığa geçişi kolektif olandan bireysel olana geçiş ekseninde değerlendirir. Geleneksel hikayecilikte bireysel deneyim kolektif olanı besler ve ondan beslenir. Böylece bilgeliğe dönüşür ve yaygın bir etkileşim alanına ulaşır. Roman ise yalnız ve içe dönük bir sürecin ürünü olduğundan benzer bir etkileşim kurması zordur. Bu bağlamda Benjamin hikayeciliğin bilgelikle ilişkisinden ve değerinden bahsederken anlatının ve anlatıcısının varoluşsal önemine de dikkat çeker. Ona göre, “Ölüm hikâye anlatıcısının anlatabileceği her şeyin teminatıdır. Hikâyeci yetkisini ölümden ödünç almıştır.”* Geleneksel anlamda hikaye, insanlığın bilinmezleriyle kabullenmek zorunda olduğu en mutlak gerçek olan ölümün gölgesinde, doğal tarihle ilişkilidir. Levent Mete son romanı Oğlum İçin Bir Masal ile Benjamin’in bahsettiği durumun ruhunu yansıtan ve masal ile romanı o ruhta birleştiren bir hikaye anlatmaktadır. Büyülü olanla gerçek, masalla roman arasında ölümle yüz yüze gelen ana karakterin masalını anlatabilmek için yaşam mücadelesi verdiği dramatik bir hikaye.
Bir yazarın yetişmiş olduğu mesleği yazarlığı açısından ne kadar önemlidir tartışılır ama söz konusu meslek psikiyatri olunca sanırım biraz daha dikkat çekici olabiliyor. Birçok kişi insan ruhunun ve zihninin sağlığını meslek edinmiş hekimlerden özel bir kavrayış bekliyor ve edebiyat üretimi belki de bu beklentileri biraz daha arttırıyor. Levent Mete psikiyatr yazarlar arasında bu tür beklentileri başarıyla karşılayan isimlerden biri. Hakkında çıkan yazı ve haberlerde hekimlik kimliği ve mesleki becerilerinin karakter yaratımı üzerine etkisi hemen her seferinde vurgulanıyor. Nitekim, karakterlerinin iç dünyalarına yolculuklarındaki derinlik yazarın renkli imgelemiyle birleştiğinde ortaya çıkan etkileyici metinler bu vurguyu haklı ve anlamlı kılıyor.
Fakat karakterlerinin zengin ve karmaşık iç dünyalarının ötesinde, Mete’nin kendine özgü üslubunu belirleyen önemli bir unsur daha var. Yazarın ilk romanından sonuncusuna tüm kurgu metinlerinde gerçeklik ve sınırları bir leitmotif olarak dikkat çekiyor. Gerçeğin sınırlarını yoklama, sınama ve aşma arzusu hikayelerinin kritik noktası. Rika’nın Beyninde ve Büyücüler romanlarında doğrudan fantastik bir kurgu söz konusuyken, Terapi ve Şizofreni Müzesi’nde hastalık kıskacındaki zihnin belirtisi olarak gerçekliğin sınırları zorlanıyor. Aşk Romanları Yazan Adam ve Aşk Hastalığı’nda söz konusu motif görece daha sade, farklı algı ve düşünce süreçlerini açığa çıkarmak amaçlı bir ifade biçiminde kendini gösteriyor. Yazarın son romanı, Oğlum İçin Bir Masal’da ise söz konusu gerçeklik kavramına, hem kendi içinden hem ötesine geçerek, meydan okunduğu ve tekinsiz olan ile travmatize olanın iç içe geçtiği bir hikaye anlatılıyor.
Oğlum İçin Bir Masal sinema öğrencisi, üç genç kadının beraber falcıya gitmeleriyle başlar. Defne, Fulya ve Yasemin farklı kişilikleri, hayattan beklentileri, heyecanları ve endişeleriyle yaşıtlarının genel toplumsal ve bireysel normlarını temsil eden karakterlerdir. Bu üç arkadaşın hayatı, falcıya gittikleri günün ertesinde altüst olur. Yasemin’in durdurulamayan bir burun kanamasıyla acile getirilmesi ve kanser olduğunu öğrenmesiyle, öncelikle kendi, ama onunla beraber çevresindeki herkesin hayatı bir daha eskisi gibi olamayacak şekilde değişir. Ölümlülük gerçeğiyle yüzleşme, umudun ve umutsuzluğun iniş çıkışları, hastalığın ve tedavi sürecinin hastada ve sevenlerinde neden olduğu yıpranma ve bütün bunların psikolojik örüntüleri romanın genel anlatısını oluşturmaktadır. Kanserin bilinmezleri ve çözülmezleri bağlamında ise “hayatın dağıttığı kartlarla” oyun kurmak zorunda kalan kişiler üzerinden kader kavramı keskin bir duyarlıkla sorgulanmaktadır.
Fakat romanın ikinci yarısından itibaren anlatı hastalığın ötesine geçer. Bu geçiş dilsel açıdan deneyimli bir hekimin ölçülü özeninden yaratıcı bir kurgu yazarının imge dünyasına geçiş olarak da görülebilir. Falcı ve hikayesinin devreye girdiği bölümlerle beraber metin tekinsiz bir atmosferde gizemli bir hikayenin yoğrulduğu, biraz gotik bir anlatıya dönüşür. Hastalığın anlatıldığı bölümler tüm insancıllığı ve gerçekçiliğiyle ne kadar netse, sonrasındaki falın esrarengiz gerçekliği o kadar masalsı, muğlak ve karmaşıktır.
Hikaye, ölümün mutlakiyetinin ve bilinmezlerinin etkisinde, baş edilemeyen gerçeklerin ötesine geçme arzusu ve bunun için gerekli olan yöntem ve mekanizmaların devreye girmesi üzerinden gelişir. Başlangıçta tanıtılan fal dünyası, bilinmezlerin peşinde gerçek ve mutlak olanın ötesine geçme vaadiyle, gerekli zemini zaten oluşturmuştur. Nitekim, fal, kişinin kendini böylesi bir etkileşime hazırlama, inanmaya eğilimli olma ve işaretleri görüp aralarında bağlantı kurarak performansa dahil olma gibi beklentileriyle düşünüldüğünde, duruma özel bir gerçekliğin kurulduğu bir deneyimdir. Büyücüler’de de izleri görülen şamanın büyüsünün etkisinde olduğu gibi, falcının başarısı ortamın ve kişilerin telkine müsait olmasıyla yakından ilişkilidir.
Falcının fiziksel özelliklerinin huzursuz ediciliği, evinin Grimm masallarındaki evlere benzemesi ve yardımcısının insanı ürküten yüzü halihazırda etkilenmeyi bekleyen Defne, Fulya ve Yasemin’i falın bahanesiyle kendi iç yolculuklarına yöneltir. İlk başta biraz masalsı olan bu ortam ikinci ziyaretlerinde karanlık bir atmosfere sahiptir. Yasemin’in ölüme olan yakınlığı ve çaresizliği karakterlerin ve mekanın ruhuna sinmiştir. Durumun kabullenilebilir bir hale gelip anlamlandırabilmesi için hep birlikte ölümün sert mutlakiyeti ile yüzleşmeleri gerekmektedir. Ancak böylesi bir yüzleşmeyle onun ötesine geçebileceklerdir. Bu açıdan falın telkin gücü gerçekçi olmasından daha önemlidir.
Falcının kendi trajik hayatı ve sırları da hikayeye dahil olduğunda mesele gittikçe karmaşıklaşır ve ölüm bütün bilinmezleri ve mutlakiyetiyle iki birbirinden uzak hayatın kesişme noktası olur. Ölümün birleştirdiği bu ikili birbirini tamamlayan ve yine ölümün ayıracağı tekinsiz bir çift haline gelir. Gereken yüzleşme ikisi arasındaki ilişkinin gizeminde gerçekleşecektir. Böylece yıpranmış, bitkin zihinlerin karanlık yaratıcılıklarından beslenen birbirine eklemlenmiş katmanlarıyla sürükleyici bir anlatı ortaya çıkar.
Romanın sonunda, Yasemin’in hastalığın ve tedavinin yüküyle kıvranan ruhu ve yorulan bedeni, yaşamla ölüm arasında gidip geldiği bilinmezlerle dolu çizgide direnebilmek için, çevresindeki tekinsizliğin gizeminden kendine yeni bir kompozisyon yaratır. Masallar, senaryolar, filmlerle dolu zihni elindeki malzemeyle ona özel bir anlatı kurar ve o anlatı “oğluna anlatacağı masal” olur. Böylece, falcılığın bilinmezi, varoluşun ve yokoluşun bilinmezleriyle beraber, anlatıyı masalsılaştırır. Onun masalı ölümün mutlakiyeti ile bilinmezliğinin yarattığı huzursuzluğu ve onunla baş edebilme çabasını bünyesinde barındırır.

Notos’un Ağustos-Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.



* Walter Benjamin, “The Storyteller,” Illuminations (New York: Schocken Books, 2007). Alıntı Nurdan Gürbilek çevirisidir.



Kategoriler:edebiyat, kitap

Etiketler:,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: