47’liler’i Yeniden Okumak…

1970’li yıllar Türk edebiyatında roman türünün ivme kazandığı bir dönem olarak dikkat çeker. Bu durumun 1971 askeri müdahelesiyle bağlantısı inkar edilemez. Elbette 12 Mart gibi bir travmanın etkisi edebiyatta da kendini gösterecektir. Nitekim o dönemde yazılan romanların bir kısmında tema, ya doğrudan ya da dolaylı olarak, bu müdaheledir. Bu yüzden de Türk edebiyatında bir 12 Mart romanı sınıflandırması oluşmuştur. Fakat bu sınıflandırma aslında yetersizdir ve söz konusu metinlerin daha anlamlı okumalarının önünü kapatmaktadır.

Füruzan’ın 47’liler’i 12 Mart romanı olarak kabul edilen metinler arasında belki de en kapsamlılarından biri, ama kesinlikle sadece bir 12 Mart romanı değil. 47’liler bir travma romanı. Hem de bu travma 12 Mart’ın da ötesinde, ondan önce gelen ve ondan daha derin olan modernleşme sürecinin travmasıdır. Büyük bir hızla toplumsal hayatı yeniden düzenleyen modernleşme, insanlara uyum sağlayıp sindirme, sentezleme imkanı bırakmadan köklü değişimler yaratmış ve toplumsal değerleri şekillendirmiştir. Füruzan’ın romanına 12 Mart temasının ötesinde baktığımız zaman eserin ana sorunsalının bu modernleşme sürecinin sancıları olduğunu görürüz.
47’liler’i bir değişen Türkiye romanı yapan bu modernleşme sürecinin tezahürü metinde o kadar yoğundur ki, kendinden sonra gelmiş olan askeri müdahelenin travmasını da gölgelemektedir. Bahsi geçen modernleşme travması metinde belli başlı karakterler üzerinden ifade bulur. 47’liler her ne kadar dönemin solcu gençlerinin hikayelerini anlatıyor olsa da romanın baş kişisi diyebileceğimiz, ’68 gençliğini temsil eden Emine; onun annesi, idealist öğretmen Nüveyre ve modernite öncesi Anadolu kültürünün temsilcisi olan Leylim Nine gibi karakterler arasındaki ilişkiler, çatışmalar ve karşıtlıklar yaşanan tarihsel dönüşümün altını çizer.
Modernite öncesi kırsal Anadolu kültürü, 1960-70 döneminde ön plana çıkan sol hareketler ve aradaki Cumhuriyetçi aydınlanmacı süreç metinde birbirleriyle iç içe geçmiş, her biri kendi çapında idealist olan üç kutuplu bir tarihsel ayrıma dikkat çeker. Romanda hikayesi anlatılan Emine ve onun üniversiteden arkadaşları, Cumhuriyet’in ideallerinin gerçek hayatta aksadıklarını görüp hayal kırıklığına uğradıkları noktada, yerlerine kendi ideallerini koyarak başka bir ideolojinin romantizmine kapılırlar. İnandıkları sol ideolojilerin daha iyi bir alternatif olarak farklılık yaratacaklarına olan inançları, önceki neslin hatalarının yarattığı hayal kırıklığıyla birleşir. Bunun sonucunda da romanda bu iki kuşak arasında keskin bir karşıtlık oluşur.
Eser, baskıcı ve yıkıcı bir sistemin elinde ezilen, işkenceye uğrayan ve öldürülen 47’liler neslinin hikayelerini çoğunlukla Emine’nin, yani devrimci gençliğin bakış açısından anlatır. Dönemin yazarları arasında oldukça yaygın olan bu yaklaşım, Berna Moran’ın da bahsettiği gibi, karakterleri “çaresiz” ve “edilgen” olarak verir.[1] O dönemde yaşanan ve 47’liler’de hikayesi anlatılan olaylar gerçektir. Fakat bu gerçekliğin veriliş üslubu ve tonu yer yer aşırı duygusal bir hal alır ve kuşağı romantize eder. Çok ciddi ve derin bir travmanın hikayesini anlatmak elbette yazar için de ağır bir yüktür ve aslında metin bu yükün altında ezilmektedir. Gençlerin maruz kaldıkları şiddet hakkı verilerek anlatılmalıdır ki, yaşananlar boşa gitmesin, unutulmasın. Yani, aslında roman üzerinden söz konusu dönemin epik anlatısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Beklentiler bu kadar büyük olunca da eserin edebi açıdan sınırları zorlanır.
Nitekim, romanda 47’liler neslini idealize etmek için karşısına konulan Cumhuriyetçi aydın tipi oldukça düşmanca çizilmiştir. Özellikle anne-kız ilişkisi üzerinden kurulan aşırı dramatik anlatının dayandığı karşıtlıklar keskindir. Gerçekçilikleri su götürmez olan söz konusu bu karşıtlıklar duygusal açıdan ajitasyona varacak şekilde verilerek Cumhuriyet neslinin iyice düşmanlaştırılmasına katkıda bulunur. Nüveyre ne kadar olumsuz olarak çizilirse Emine o kadar idealleşmektedir.
Bu keskin karşıtlığın yarattığı ideolojik sorun yazının başında bahsettiğim 47’liler’in bir değişen Türkiye romanı ve asıl sorunsalının marazlı bir Cumhuriyet modernleşmesi süreci olmasından kaynaklanmaktadır. Yüzeyde roman ’68 neslinin sol hareketinin hikayesini anlatsa da, aslında Cumhuriyet aydının modernleşme anlayışıyla hesaplaşmaktadır. Örneğin, kendini “irfan ordusunun bir neferi” olarak gören Nüveyre sıkça Erzurum’un “dağ”ına eğitimin ışığını getirdiğini iddia eder ama aslında o “dağ” Nüveyre için bir sürgün yeridir. Karakter kendisini başkent Ankara gibi merkezlere layık görür. Ayrıca, Nüveyre güçlü ve modern bir Cumhuriyet kadını olmayı başarmış ama kızlarıyla olan iletişiminde sınıfta kalmıştır. Varlığını mesleğine, daha doğrusu mesleki statüsüne adaması ve profesyonel konumu gereği duygusallık üstünde kurduğu aşırı kontrol aile içerisinde feminen olana ait alanda ciddi bir boşluk yaratır. Bu boşluğu başka bir şeyle dolduramayan büyük kızı Seçil çıkışı intihar etmekte bulurken, küçük kızı Emine eksikliğini duyduğu duygusal bağı annesinin sırtını döndüğü Anadolu kültürüyle ve insanlarıyla kuracaktır.
Nüveyre’nin temsil ettiği Cumhuriyetçi aydın tipi sadece idealize edilmiş bir ’68 nesli üzerinden kurulan karşıtlıkla olumsuz olarak resmedilmez. Aynı zamanda modernite öncesi kırsal Anadolu kültürünün romantize edilmesiyle de benzer bir karşıtlık oluşturulur. Romanda özellikle Kiraz ve Leylim Nine karakterleri üzerinden ifade bulan Anadolu kültürü Emine için annesinden daha yakın ve onun dünyasından daha değerlidir. Leylim Nine’nin anlattığı öyküler aracılığıyla kafasında masallar dünyasına benzer bir Erzurum yaratan Emine’nin folk-romantik-epik-masal düzleminden benzer şekilde epik-romantik-ütopik olan sol ideolojiye geçişi zor olmayacaktır. Ne de olsa bu iki gerçeklik özlerinde çok da farklı değildir. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet modernleşmesi, romanı ve anlattığı tarihsel hikayeyi ikiye böler ve bahsi geçen travmayı tetikler.
Füruzan’ın romanı 12 Mart temsillerindeki ideolojik ve teknik sorunları nedeniyle Cemil Meriç ve Murat Belge gibi yazarlar tarafından eleştirilmiştir. Örneğin, Meriç romanın bir “kabus” olduğundan ve nesiller arası düşmanlığı körükleyerek yıkıcı olma riskini taşıdığından bahseder. Eleştirmene göre, 47’lilerilerici bir görev üstlenerek iki nesil arasında bir köprü kurmalıdır.[2]Belge ise ’68 neslinin temsilini ideolojik olarak yetersiz görür. Füruzan “insanları hayatın belli alanlarında” tanımakta ama “politik hayat içinde” kavrayamamaktadır. Sonuç olarak da “bilmediği bir konuyu yazarken öğrenmeye” çalışmaktadır.[3]
Bu yeniden okumanın bize kazandırdığı belki de bu eleştirilere bir cevaptır. Roman bir 12 Mart metni olarak kendinden beklenenleri yerine getirememektedir. Ama bunun nedeni zaten onun 12 Mart romanı olarak görülmesinde yatmaktadır, çünkü 47’liler bir 12 Mart travması metni olmazdan önce Türkiye’deki Cumhuriyetçi modernleşmenin travmasının metnidir. Eser modernitenin travmasıyla baş etmeye çalışırken bir 12 Mart romanı olduğu gerçeği onun gölgesinde ve yüzeyde kalmaya mahkumdur. Bu durum tabii ki metnin sorunlarını ortadan kaldırmaz ama en azından söz konusu sorunların nedenlerini açıklar nitelikte olduğu söylenebilir.
Bu yazı daha önce Notos’un Şubat-Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.


[1] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış -3, İstanbul: İletişim, 2005, s. 14-15.

[2] Cemil Meriç, “47 liler Yahut Bir Romanın Düşündürdükleri” Hisar 138 (Haziran 1975): 6-8.
[3] Murat Belge, “12 Mart Romanları,” Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim: İstanbul, 1998, s. 123.


Kategoriler:edebiyat, kitap

Etiketler:,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: