İki Farklı Şehirde İki Ayrı Ibsen

Bu sezon iki ayrı Henrik Ibsen metni sahneleniyor: İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Nora, Bir Bebek Evi ve İBB Şehir Tiyatroları’nda Hedda Gabler. Ülkemizde kadınların toplum içindeki yerinin hala ciddi bir sorun olduğu ve kadın olma durumunun sıkıntıları düşünüldüğünde söz konusu seçimler pek şaşırtıcı değil. Ibsen yaşadığı toplumun farklı marazlı yanlarını gözler önüne seren eleştirel hikayeler anlatır. Bu marazları genellikle bireylerin üzerinde oluşan baskılar ve kendini sıkışmış hisseden bireyin psikolojik durumu ile ilişkilendirerek verir. Hemen her metninde de kadın karakterlerin belirgin bir yeri vardır.
         Bahsi geçen bu niteliklerinden dolayı iki oyunda da az çok ne göreceğimi tahmin ediyordum. Bugün artık geleneksel sayılabilecek olan bu metinler, özel bir yeniden yazım yapılmadığı sürece, çok uç noktalara gitmezdi. Bu nedenle de oyunlarda oyunculuğun ve sahnedeki detayların sembolizmlerinin önemli olacağını düşünmüştüm. Nitekim öyle de oldu. Yaklaşık iki hafta arayla, önce İzmir’de Nora’nın, sonra İstanbul’da Hedda’nın hikayesini dinledim. Açıkçası, metinlerde ve sahnelemede ilgimi çeken yanlar olsa da iki oyunu da pek başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim.
İzmir’deki oyunda her zamanki gibi Papatya’yla beraberdik. Ama bu sefer ekibin diğer üyesi Ezgi ile aramıza yeni katılan Mahinur da vardı. “Bir kadın hikayesi dinlemeye giden dört hatun kişi modeli” fena da olmadı hani. Oyun Konak Sahnesi’ndeydi, ki İzmir’de en çok sevdiğim sahnedir. Salonun kendi detayları ile sahne tasarımınınkiler birbirini estetik açıdan tamamlıyordu denebilir. Zaten Devlet Tiyatroları’nda sahne tasarımı genellikle iyi oluyor. Ayrıca duvara ve Nora karakterinin yüzüne düşen pencerenin demir parmaklıklarının gölgesi özellikle şık bir detaydı.
Fakat hayatını adayarak yarattığı “yuva”nın ellerinden kaydığını dehşetle izleyen Nora’nın trajik hikayesinin işlenişinde aynı başarıyı göremedim. Hikayeye genel olarak bakıldığında şu şekilde özetleyebiliriz: Onu küçük bir kuştan öte görmeyen kocası ve daha önce benzer bir ilişki kurduğu babası nedeniyle oldukça naif kalan Nora, kendi trajedisini hazırlar ve yaşadığı katharsis sonucunda yeni bir insan olarak hayatına devam etmeye karar verir. Oyunda sıkıntı metnin uzunluğuyla başlıyor. Evet, özgün metin biraz uzunca, bu nedenle kısaltılması tercih edilmiş, ki teknik olarak bunda bir sorun yok. Ama kısaltılmış haliyle metin Nora’nın yaşadığı travmanın boyutlarını yeteri kadar veremiyor. Bu nedenle de dönüştüğü yeni Nora yaratması gereken etkiden kaybediyor. Buna bir de oyunun temposunun fazla hızlı olduğunu katarsanız durum daha da zorlaşıyor, çünkü zaten yetersiz temsil edilen travmanın sindirilmesine de pek fırsat kalmamış oluyor. Böylece metnin en önemli noktası olan Nora’nın karakterindeki dönüşüm süreci tam anlamıyla verilemeden ve hedeflenen etkiyi yaratmadan oyun bitiyor. Hikaye tamamlanıyor ama duygusal yoğunluk hakkıyla yaşanamıyor.
Oyuna dair daha da önemli bir sorun ise oyunculukla alakalı. Devlet Tiyatroları’nda yaygın olan tarzı herkes az çok bilir. Karakterler, kim olurlarsa olsunlar, bir çeşit kitap Türkçesi konuşurlar. Ayrıca, oyuncular karakter yaratımında, tiyatronun performatifliğine referans verircesine, “büyük” oynarlar. Yani rol olma durumu biraz fazla dikkat çeker. Bu iki durum Bebek Evi için de geçerliydi, hem de, ne yazık ki, rahatsız edecek kadar… Oyunculuk tarzındaki tercihler nedeniyle dramatik sahneler melodramaya, hatta yer yer komediye kayıyordu. Her ne kadar tiyatronun performatif doğasını bilsem ve kabullensem de, hatta gerçekçilik denen şeyin de sorgulanması gerektiğine inansam da, oyunun akışını etkileyecek kadar “rol” yapıldığında performansı bozduğunu düşünmeden edemiyorum. Özetle, İDT’nin Bir Bebek Evi hayalkırıklığıydı. Gerçi aynı akşam onun sayesinde biz ayrıca çok eğlendik ama o başka bir hikaye.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Hedda Gabler’ı da maalesef benzer bir hayalkırıklığı oldu. Bebek Evi kadar olmasa da, oyunculukta aşırı rol kesme yine göze batan bir sıkıntıydı. Ama bu oyunda en çok rahatsız olduğum şey vurgu amaçlı yapıldığını düşündüğüm uygulamalardaki aşırılıktı.
Mesela, sahnede Ibsen’in yazdığı dönemlerde üzerine önemli çalışmalar yapılan, nevrotik kadınlara yakın karakterler çiziliyor. Bunu ön plana çıkarmak için de iki ana kadın karakterin saçlarıyla oynamaları kullanılıyor. Fakat bu çok sık ve biraz da çiğ olarak uygulanmış, vurguyu seyircinin gözüne sokuyor. Bu ve benzer sembolik ifadelerdeki vurgunun önemi zaten belli ama abartılı oyunculukla birleşince rahatsız edici ve dikkat dağıtıcı bir hale geliyorlar. Ayrıca, oyuncular arasında belirgin bir dengesizlik göze batıyor. Özellikle oyunculuktaki tempo uyumunda sıkıntı var. İki kadın baş karakterin oyundaki konumlarından dolayı daha öne çıkartılması uygun görülmüş olabilir ama diğer karakterler de, sanki onlara inat, iyice alttan, silik bir şekilde canlandırılmış. İkisinin karşıtlığının arasındaki boşluk da sahnedeki performansın dengesini bozuyor. Eleştirisi yapılan kadın gerçekliği ve onun varolduğu erkek dünyası verilirken kadın karakterler aşırı uca kaymış, erkek karakterlerin ise eril yanları iyice budanmış. Yani, kadınları aşırı uca itecek olan eril güç olmayınca anlatıda iki kadının birbirleriyle rekabeti baskın çıkıyor. Bu bir noktaya kadar anlaşılabilir, ne de olsa kadınların kendi aralarındaki rekabet ya da çatışma kendine özgü bir şiddeti içerir. Fakat bu temsili baskın çıkarmak  için terazinin öteki yanını neredeyse hiçe saymak yine bir uyumsuzluk yaratmış. Kısacası, oyunun önemsendiği belli olan detayları ile diğer detaylar arasındaki öncelik ilişkisi sorunlu.
Bunun dışında sahne tasarımı genel olarak iyiydi. Hareketli bir sahne ne kadar gerekliydi bilemiyorum ama üçgen sahnenin şekilselliğiyle anlatıdaki ilişkilerin vurgulanması güzel bir tercih olmuş. Bir de sahneye çıkan ve sahneden inen oyuncuların kısa süreli duraklamaları ve giriş-çıkışlarını vurgulamaları da farklı yorumlara imkan sağlıyor: hayatımıza giren çıkan insanlar, oyunun gerçekliği ile sahnenin gerçekliğini ayırma, yabancılaştırma efekti gibi… Bunlar ilginç uygulamalar ama performansın bütünlüğü açısından ne kadar etkili olduklarında soru işaretleri de yok değil.
Ibsen’in oyunları döneminin toplumsal dramaları olarak trajik ile modernin eklemlenmiş hali gibidir. Gayet geleneksel türden metinler oldukları için yeni bir şeyler yapması daha zordur. Klasik uygulamalar tercih edilecekse de yaratılan anlam dünyası ve duygu yoğunluğunun nasıl verildiği ciddi bir önem taşır. Bunun özgün yöntemlerle kotarılması zor olduğundan etkileyici bir performansa ulaşılması değerlidir.


Kategoriler:tiyatro

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: