Uzay Yolu, J. J. Abrams’ın Kelvin Evreni

Epeydir buralarda, bu hattan bir şeyler yazmamıştım. Uzun bir aradan sonra kısaca Uzay Yolu hikayesine bir dönelim. Aslında yazının konusu aklıma Dollyworld’den Cem’le konuşurken geldi. Birlikte bir Uzay Yolu programı yapsak mı diye paslaşırken J. J. Abrams üçlemesine bakalım diye düşündük. Sonra vazgeçtik fakat.

Neden?

J.J. Abrams’in Uzay Yolu filmleri Uzay Yolu değil çünkü. Klasik hayran tutuculuğu yapmıyorum. Tamam belki biraz yapıyor olabilirim ama Abrams Uzay Yolu filmlerini Yıldız Savaşları tadında çekmiş. Evet, evet, bu büyük çatışmadır, Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları bambaşka dünyalardır ve Uzay Yolu’nu Yıldız Savaşları’na benzetirseniz o artık Uzay Yolu değildir. Uzay Yolu gerçek anlamda bir bilim kurgu konseptidir. Bu konuda sabit fikirliyim ve saatlerce inat edebilirim, evet.

Aslında Abrams’le bir derdim yok. Hatta Person of Interest ve Fringe dizilerini çok severim. Fakat, şunu demek istiyorum: Uzay Yolu ruhu tam anlamıyla bir bilim kurgu varoluşuna dayanır. Her bir versiyonu, uzun sezonları ve çoklu bölümleriyle, farklı felsefi, siyasi, bilimsel ve benzeri konulara dair sorular sorar. Arada komiktir (comic relief), çokça külttür. İyi ile kötünün savaşını dert edindiğinde bile iyi ile kötünün sınırlarını ve tanımlarını muğlak yahut karmaşık tutarak seyirciye kendiyle kalma alanı bırakır.

Abrams’in Uzay Yolu filmleri kendi başlarına iyi birer “macera” filmleri olabilirler. Hatta filmlerin üçünün de oyuncu seçimleri gayet başarılı. Ama yapımcı/yönetmen yıldızlar geçidine ve aktörlerin etkisine fazla güvenmiş ve filmlerin hikayelerinde macera akışına bir Uzay Yolu metninden çok daha fazla yüklenmiş. Evet, yapım teknolojileri sayesinde etkileyici kavga, dövüş, patlama sahneleri çekilebilir, çekilmiştir. Ama filmlerin düşünsel evreni Hollywood’un klişe arkadaşlık ve kahramanlık kavramlarının en dümdüz hallerinden öteye geçmiyor. Bu bağlamda “Kelvin Timeline” Leonard Nemoy’u tekrar görebilmenin güzelliği dışında açıkçası bomboş bir “timeline.”

Hikaye

J. J. Abrams’in Uzay Yolu Üçlemesi “Kelvin Timeline” olarak kurulmuş ve bilim kurgu anlatılarındaki zamanda kırılma ve alternatif evrenler fikri etrafında inşa edilmiş. James T. Kirk’ün babası George Kirk USS Kelvin’da görevli genç bir ikinci kaptandır. USS Kelvin intikam peşinde zamanda seyahat eden bir Romulan’ın (Nero) saldırısına uğrar ve baba Kirk oğul Kirk’ün doğduğu gün ölür.

Aslında beni en çok rahatsız eden şeylerden biri bu oldu. “Kelvin Timeline” yeni bir gerçeklik olasılığı kurarken illa her şeyi açıklamak ve tüm sevdiğimiz karakterlere birer geçmiş tanıtmakla çok uğraşıyor. Evet alternatif bir zaman evreni olduğu için uyuşmayan, içimize sinmeyen şeyleri gözardı edebilme imkanımız var ama yine de Spock’un “duygu dünyası” yahut Kirk’ün “karakter inşası” vs. derken özgün hikayeye fazla gereksiz katmanlar ekleniyor. Sinematik evrende tanıtılan her katman başka olasılıkları kaçınılmaz olarak kötürüm bırakır. Tamamen silmez elbette ama bir daha eskisi gibi de olamaz. Görsel medya kuvvetli bir medyadır.

Star Trek (2009) – Sevdiğimiz, özlediğimiz orijinal karakterlerin (Kirk, Spock, McCoy, Scotty, Uhura, Çekhov, Sulu) gençliklerinin tanıtıldığı ilk film aslında sevimli. Ama tabii sevimli olmak bir Uzay Yolu filminin hedefi midir o ayrı. Film eski hayran kitlesinin gönlünü almak için çok uğraşıyor. McCoy’un bugün artık kült klasik olmuş “Dammit Jim, I’m a doctor not a …” lafını sık sık duyuyoruz. Kirk’ün çapkınlığını görüyoruz. Ve evet, Kelvin Kirk’ün çıkış noktası aşırı zorlama. Melodramatik bir doğuş ve klişe bir arayış kurgusu: hergele Kirk’ün kahramanlık yolculuğu. Ah bu Campbell’cılık… Scotty’nin Archer’ın ünlü Beagle’ı Porthos’u (Enterprise) ışınlarken kaybettiği için sürülmüş olması komikti gerçi, kabul. Ve evet Uzay Yolu dünyasında karakterler yüzlü yaşlarını ve daha fazlasını rahatlıkla (y)aşıyorlar. Ama özetle, Abrams Uzay Yolu’nu uyarlamadan da gayet seyretmelik bir Hollywood filmi çekebilirmiş. Olayın Uzay Yolu uyarlaması olması filmin sundukları bağlamında anlamlı değil. Pek bir şey de katmıyor.

Stark Trek Into Darkness (2013) – Yine aynı şekilde maceraya yüklenen, kavga-dövüş-patlama odaklı bir Uzay Yolu. Benedict Cumberbatch’in kadroya katılmasıyla (kendisini severiz o ayrı) iyice süper kahraman ve Marvelimsi bir evrene dönüşüyor filmin dünyası. Zaten özgün seriyle kurulan bağın merkezindeki asıl mesele ortadan tamamen kaybolmuş. Khan karakteri dizinin genetik ve öjeni eleştirisinin bir parçası olarak net bir etik ve etnik çerçeve çizer. O eleştiriyi yapabilmek için etnisite vurgusunu hasır altı etmemek gerekir. Cumberbatch iyi bir iş çıkarmış olabilir ama karakterin referansı siyasi toplumsal eleştirisinden tamamen ayıklanmış. Bir de orijinal Wrath of Khan’a yapılan göndermeler göz devirmeden geçilemeyecek sıklıkta ve basitlikte olunca film bir Uzay Yolu filmi olarak iyice zayıflamış.

Star Trek Beyond (2016) – Son filmde ise artık orijinal seriye göndermeler fazla göze batmaya başlamış. McCoy biraz fazla McCoy, Scotty biraz fazla Scotty. İzlerken “tamam anladık eskiye göz kırpıyorsunuz” dedirtecek bir metinlerarası dinamikten bahsediyorum. Yine diğer filmlerde de dikkat çeken ama bu filmde merkezde olan meselelerden biri uzaylı ırkları. Elbette Uzay Yolu serilerinde insana benzerlik spektrumunda farklı ırklar hep kullanılmıştır. Ama Abrams’in yapımında yine klişe bir ikiliğe çok yükleniliyor. Hayvana/canavara benzeme yahut humanoid olma yakınlığı skalası ile inşa edilen iyi-kötü karşıtlığı. Her zaman değil ama çoğunlukla… Hatta bu karşıtlıkta sürüngen türlerine benzerliğin konumlandırılması bu devirde artık biraz basit kaçıyor. Madem 21. yüzyıla taşındık…

Sonuç olarak…

Yıllar önce Uzay Yolu yazılarını yazmaya başladığımda çıkış noktam bütün bir Uzay Yolu “franchise”ı üzerinden Amerikan kültürel tarihini okuyabilme iddiamdı. Aslında bir bakıma bu üçleme çok da uzağa düşmüyor. Belki içeriğinin anlam inşası kültürel derinlik bağlamında pek bir şey sunmuyor ama tam da bu kültürel derinlik sunmama durumu bize kültürel tarih okuması için imkân sağlıyor. Sanırım 2000lerin ilk çeyreğinde Uzay Yolu’nun dönüştüğü bu hal bir tür kültürel erozyon belirtisi olarak değerlendirilebilir.

Into Darkness’da Scotty “bizim işimiz keşif değil miydi” diyerek askeri operasyona karşı çıkarken yapısökercesine sorunun altını çiziyor. Son sınır olan uzay J. J. Abrams üçlemesinde bol süslü, teknolojik yüklü çatışmalara bilim kurgu atmosferli bir arkaplan olmaktan öte gitmiyor. Aslında meselenin özeti şu: bu filmler Uzay Yolu olmadan da aynı hikayeleri anlatabilirler miydi? Evet. Bu nedenle Uzay Yolu filmi değiller. 1-2 saat oyalayacak kadar eğlenceli ama sıradan macera hikayelerine Uzay Yolu kostümü giydirilmiş yapımlar.

P.S. Stargate Atlantis‘in Carson Beckett’ını canlandıran Paul McGillion, James M. Doohan’ın gençliğine çok benziyor. Simon Pegg gayet iyi ama McGillion olsa daha tatlı olurmuş.

“That’s what scares me! This is clearly a military operation… is that what we are now? Because I thought we were explorers!”

Scotty, Star Trek Into Darkness

Leave a comment