Uzay Yolu, Yeni Nesil (1987-1994) Yazıları – I

TNG giriş yazısında serinin öncülüne oranla daha fazla gerginlik ve çatışma içerdiğine değinmiştim. Bu içerik dönemin ideolojik gerçeklerinin gölgesinde şekilleniyor. 1980lerin sonundan 1990ların ortalarına kadar yayında olan yapım Soğuk Savaş’ın son perdesine denk düşüyor. Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki gerginlikler, NATO’nun varlığı ve işlevi ve Orta Doğu’daki çatışmaların da dahil olduğu bloklara bölünmüş bir politik coğrafyanın sunduğu gerçeklik dizide Federasyon ile farklı dost/düşman gezegenler arasındaki ilişkilere paralel gidiyor. Bu karmaşık ve sorunlu uluslararası ilişkiler ağının ABD tarafındaki temsilcileri ise muhafazakarlığın kalesini bekleyen Ronald Reagan ve George W. Bush.

“Yeni Nesil” böylesi bir bağlamda Uzay Yolu vizyonunu mümkün olduğu kadar sürdürmeye çalışıyor. Her ne kadar “Orijinal Seri” gibi pozitif bir söylem ve çerçeve sunamasa da “Yeni Nesil”de de barışın devamlılığı Federasyon ve temsilcileri tarafından sürekli vurgulanıyor. Ulusların illa dostane olmasa da belli bir karşılıklı anlayış çerçevesinde varolabilmesinin önemi farklı çatışma sahnelerinin çözümlenişinde tekrar ediliyor. Keşif arzusunun eksik kaldığını söylemek biraz haksızlık olur, fakat bölümlerin çoğunun derdinin bu olmadığı çok açık. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru “Yeni Nesil” Uzay Yolu farklı grupların bir arada yaşama becerisinin önemini anlatmaya çalışıyor.

Bu çatışma dünyasına ek olarak, belki de biraz Reagan-Bush hükümetlerinin yarattığı Amerikan kültürel kimliğini temsilen, “Yeni Nesil”de geleneksel bir değerler dünyası ve bu dünyanın yapıtaşı olan bir kavram özellikle dikkat çekiyor: aile.

Her ne kadar daha en başta Picard’ın çocuk sevmediğini öğrensek de yeni Atılgan bünyesinde çocuklara ve ailelere yer olan bir yıldız gemisi. Okulları ve dinlence olasılıkları ile NCC-1701-D ufak bir şehir mikrokozmosu. Hatta üst kısmındaki disk bölümü “sivil dünya”yı içeriyor ve gerekli görüldüğünde, özellikle tehlike anında, ayrılabiliyor. Whoopi Goldberg’in canlandırdığı Guinan’ın işlettiği restoran/bar (10-Forward) ve özellikle hemen her Uzay Yolu hayranının öykündüğü “holodeck” devasa gemi içerisinde gerçek anlamda bir “yaşam” olasılığı sunuyor. Bu da özellikle ilk seriye dair sıklıkla sorgulanan gemi mürettebatının görevler dışındaki hayatını nasıl idame ettirdiklerine bir cevap oluyor. Aslen askeri nitelikte bir keşif gemisi olsa da sivil yaşamın da mümkün kılındığı Atılgan-D böylece ailelere (ve Picard pek bayılmasa da çocuklara) açık bir dünya kurarak toplumsal başka mevzuların irdelenmesine olanak sağlıyor.

Lal

İlk başlarda Doktor Crusher ve oğlu “dahi çocuk” Wesley ve Deanne Troi ile annesi Lwaxana üzerinden bir miktar işlenen ve sonra sık sık geliştirilen aile kavramı elbette Uzay Yolu gibi bir dizi için harika bir izlek. Klasik bir Uzay Yolu üslubu ile farklı açılardan çok farklı görüşler üzerinde düşünülebilmesini mümkün kılıyor. Bunlardan belki de en ilginci Data’nın bir sibernetik konferansından sonra, duyguları olmayan bir Android olmasına rağmen, kendisine bir “kız çocuğu” yaratarak “babalık” deneyimini tatması. Hatta aslında ‘duyguları olmayan bir Android olduğu için’ bu mesele daha bir kıymetli. Bir androidin ailesi olması, aile kurabilmesi, hatta kendinden sonra türünü devam ettirecek bir evladı olmasını arzu etmesi tabii ki çok “insani” meseleler ve tam da bu nedenle bir androidin gözünden daha da önem kazanıyor. Bu durum yeniden yapay zeka ve “özgün bir bilince ve hissetme yetisine sahip benlik” (sentience) meselesini ve bir androidin Starfleet’teki konumu ve hakları sorunlarını kurcalamayı sağlıyor. Data’nın kızı Lal’ın bazı konularda Data’dan üstün olması çok çarpıcı işlenmiş, çünkü Starfleet böylesi bir deneye sahip çıkmak isterken hem Data’nın hem Lal’ın otonomisini hiçe saymaya kalkıyor. Data’nın tepkisi ise bir babaya yakışacak bir sahiplenme duygusunu içeriyor. Ayrıca Data’nın Lal’a karşı tavrındaki “baba”lık hissiyatı hisleri olmayan bir Android’e göre gayet karmaşık bir yapı sunuyor. Data’nın -gayet öngörülü bir şekilde- ürettiği androidin, kızının kendi cinsiyetini seçmesini destekleyen tavrı ve öğrenme sürecindeki çabaları, kafa karışıklığı ve yaşadığı zorluklar karşısındaki tutumu gerçek bir ebeveyn imgesi oluşturuyor. Nitekim Data Uzay Yolu evreninin en ilginç ve çarpıcı üyesi olmaya devam ediyor.

K’Ehleyr, Worf, Alexander

Bir diğer aile hikayesini ise Worf’un beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan erkek kardeşi Kurn’un hikayeye katılmasıyla görüyoruz. Bu sefer bir Klingon aile yapısı sunuluyor -ki bu kuvvetli bir şekilde onur kavramı üzerine kurulu- ve ailenin Klingonlar için de önemli bir değer olduğunu öğreniyoruz. İcabında uğrunda ölünebilen Klingon onuruna ek olarak Worf’un, babasının onuru ve kardeşinin geleceği uğruna kendini -hem canını hem onurunu- feda etmeye hazır olması kuvvetli bir değerler dünyası kuruyor. Hatta daha sonra Worf’un, onu yetiştiren ve Rus asıllı oldukları belli olan, insan ailesinin gemiye gelmesi, Worf’un kendine K’Ehleyr’ı eş seçip aile kurmayı istemesi, beklemediği bir şekilde tanıştığı oğlu Alexander, Alexander’ı -aile ortamında büyümesi daha iyi olacağı için- kendi insan ailesinin yanına göndermesi şeklinde gittikçe zenginleşen bir Klingon aile hikayesi ortaya çıkıyor.

Picard’ın bile ruhsal ve duygusal açıdan en zayıf anında, her ne kadar araları bozuk olsa da, aile evine, abisinin yanına “sığınması” Uzay Yolu’nda aile kavramına dair ciddi bir duygusal ve toplumsal altyapının varlığını gösteriyor ve eklemlenen “insani” boyutlarla iyice zenginleşen bu yapı “Yeni Nesil”de baskın çıkıyor. Aile kavramının iyi ve kıymetli bir yapı olarak sunulması illa eleştirel bir şekilde okunmak zorunda değil ama hikayelerin kullanımındaki ideolojik nüveyi gözardı etmek de mümkün değil. Aile kavramının Amerikan popüler kültürü bağlamında vurgulanması ihtiyacı ve vurgulanma şekli zamanın ruhunu ifade ediyor. Seri 24. yüzyılda geçse de bazı değerler kıymetini yitirmemiş görünüyor ve yine aynı bazı değerler türler arasında çok az değişiklik gösteriyor. Farklı temsiller de yok değil ama bu farklı örnekleri genelde öncelikli olmayan “türler” ve “karakterler” üzerinden genel geçer bir şekilde ve daha çok eleştirel olarak görüyoruz. Uzay Yolu evreninde genel olarak insanlar ve insansılar aile kavramı merkezinde birleşiyor.

Sarek ve Perrin

Bu aile hikayeleri arasında benim en çok sevdiklerimden biri 3. sezonun 23. bölümünde Sarek ve Picard arasındaki zihin birleşimi sonrasında Sarek’in duygu dünyasının ortaya çıkış şekli. Sarek, bilindiği üzere, Spock’un babası ve Vulkanların uzun yaşamları sayesinde iki seri arasında bir köprü kurabiliyor. Elçilik vazifesini son bir kez yerine getirmek için zor bir görev üstlenen Sarek nadir bir Vulkan hastalığı olan Bendii Sendromundan muzdariptir. Duygularının kontrolünü yitirmektedir ve elbette bu Vulkanlar için kabul edilemez bir durumdur. Biraz Alzheimer’ın zihinsel travmalarını hatırlatan hastalık Sarek’i zor durumda bırakır ve son vazifesini onuruyla ifa edebilmesi için Picard ona yardımcı olur. Aralarındaki zihin birleşimi sayesinde Sarek duygularını kontrol altına alabilir ve başarıyla son görevini tamamlar.

Sarek görevini tamamlarken bir başka odada Picard onun kontrol altında tuttuğu bütün duygularını aynı anda hep birlikte yaşamaktadır. Vulkanların duyguları çok yoğundur ve bir ömür boyunca (201 yıl) bastırılan duygular elbette müthiş bir hiddetle ifade bulacaklardır. Velhasıl Picard büyük bir duygusal yükün altında kalarak içsel bir savaşı deneyimler ve dudaklarından acıyla dökülen üç isim dikkat çeker: Amanda, Perrin ve Spock. Sarek iki insan türünden eşini ve oğlu Spock’u çok sevmiş ama bunu hiç ifade edememiştir, çünkü Vulkan değerleri böyle gerektirmektedir. Sonuç olarak Picard bütün komplikasyonlarıyla yoğun bir sevginin, ifade edilmemiş duyguların, yaşlılığın yarattığı zayıflığın yükünün ve daha nice karmaşık duygunun ağırlığını aynı anda hisseder. Sarek üzerinden sunulan aslında farklı nedenlerle duygularını ifade etmeyen, edemeyen erkeklerin yaşlılıklarında vardıkları geri dönüşü olmayan farkındalıkların tezahürüdür.

“Orijinal Seri” ile “Yeni Nesil” arasında kurulan bu Vulkan köprüsü elbette harika düşünülmüş ve çok güzel sahnelenmiş. Özellikle benim gibi “Orijinal Seri”cilere ayrıca hitap ediyor. Fakat bölümü enfes yapan asıl detay elbette Patrick Stewart’ın Shakespeareyen oyunculuğu… Stewart Picard/Sarek birleşimini Kral Lear tadında bir şölen olarak sunmuş, ki şartları farklı olsa da bu son haliyle Sarek’in asli bir Kral Lear figürü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dahası bir Vulkan kadar olmasa da Picard’ın da duygularını ifade etmekteki tutukluğu konusunda Sarek’ten geri kalmadığı açık. Bu açıdan Sarek ve Picard arasındaki bağ karakterlerin benzerlikleri üzerinde yükseliyor. Böylece Sarek/Picard/Lear üçlüsünün katmanlarını oluşturduğu çarpıcı bir derinlikte patriarkal erkek tipinin hayatın değişen dönemlerinde değişmeyen nitelikleri ve -iyisiyle kötüsüyle- bu niteliklerin bütünlükçü ve içedönük perspektifte benlik algısı üzerindeki etkileri öne çıkıyor. Erken dönem Uzay Yolu’un patriarklarının kırılganlıklarıyla yüklü iç dünyaları ancak herhangi bir nedenle zayıf düştüklerinde samimiyetle özgür kalma fırsatı buluyor. Başka türlü bir erkeklik ve maskülen benlik algısına Uzay Yolu evreninde de henüz vakit var.

Bazı Teknik Detaylar:

  • Mintakalılar Romulalılara benziyor, onların köylü versiyonu. Böylece Mintaka, Vulkan ve Romula ırkları arasında bir bağ sezdiriliyor. “Deep Space – 9”da temel ırklardan biri olan Cardassialılar da eski düşman – yeni (sıkıntılı) müttefik fikriyle ilk kez seriye katılıyor. Kaynaklara göre Roddenberry eski ırkları kullanmak istememiş; gözler Vulkanları arıyor.
  • Dizinin başkarakterlerinin başkarakter olmalarından ötürü gemi dışındaki görevlere -kaptan dahil- bütün üst düzey subay ekibinin katılıyor olmasındaki mantık hatası bir miktar düzeltilmiş. En azından Picard Kirk gibi maceradan maceraya koşmayıp gemide kalıyor. Gerçi tabii geri kalan üst düzey subayların harici görevlerde aynen devam etmesi yine garip. Özellikle Data, Worf, La Forge, Crusher, Riker gibi önemli isimlerin toptan imhasının gemiye vereceği zararı düşünürsek…
  • Hızlıca bir araştırmadan sonra Perrin isminin Latince, İngilizce, Fransızca kökleri olduğunu ve “kaya”ya ek olarak “yabancı, yolcu” gibi anlamlara geldiğini öğrendim. Tüm bu versiyonlarında Peter’ın bir çeşidi olduğu dikkat çekiyor. Bir kadın adı olarak ise Türkçeden başka bir dilde (şimdilik) denk gelmedim.

Leave a comment