Öğretmenlik üzerine

Bu haftaki yazi icin misafir yazar alalim. Asagidaki metin lise tarih ogretmenim Tugrul Yakarcelik’ten… Kendisinin blogu da var: http://www.tugrulyakarcelik.blogspot.com/

Öğretmenlik

Dikkat ettim de facebook’un notlar bölümüne kimse bakmıyor. Bakmıyor çünkü kimsenin o kadar zamanı yok. Fotoğraflar ya da “başkalarının hayatını” öğrenme dürtümüz, çabuk tüketme kültürüyle birleştiğinde insanlara ulaşmanın başka bir yolu  kalmıyor: her şey  kısa, çabuk, yenilenebilir, tüketilebilir ve görsel olmalı…
Böyle bir dünyada öğretmenlik mesleğinin anlamı nedir ?
Öyle ilginç ki bizim kuşaklarımızı hep “çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkacaaaaaaz”, ya da askeri  jargonla “eğitim ordusu görev başına” sloganlarıyla yetiştirdiler. Sonra Türkiye uluslar arası kapitalizmle 80’li yıllarda tanışmaya başladı başlayalı meslektaşlar da, uygun sözcükle söylersek: uyandı ! Ortalığı özel ders, dershane, test üretim sektörü sardı. Kapitalizm in en önemli argümanı olan “ihtiyaç yaratma” eğitim sürecine bulaştı. Artık her öğrenci kendini eksik hissediyor; korku imparatorluğu kuruldu. Farklı bir şeyler söyleseniz “deli” gözüyle bakılıyor; “yanlış olduğunu biliyoruz ama sistem böyle” yargısı herkesin elini ayağını bağlıyor. Öğretmenler de bu süreçten nemalandılar tabi. Onlara “akıllı” insanlar dendi. “Bulan buluyor şekerim” dendi. Bu akıllı öğretmenler  bir şeyi yıprattıklarının farkında olmadılar:
Bu toplumun bu mesleğe saygısı vardı. O bitti; bitirdiler. Şimdi  yazlıkları, kışlıkları, arabaları, banka hesapları, karıları, kocaları, marka giysileri var. “Saygınlığı kim takar ki! Boşver gitsin; bunlar nostaljik kavramlar. Eskidi artık bunlar; hangi dünyada yaşıyorsun yahu !” cümlelerini duyar gibiyim. . Bu yüzden büyük bir genç kitle dışarıdaki “hocaefendilere” saygı göstermeye başladı; birey olamadan mürit oldu. Çünkü onlar öğrencileri, gençleri, “yolunacak kaz gibi” görmediklerini hissettirdiler. İşin garip tarafı bu hoca efendilere karşı olduklarını ve mücadele ettiklerini söyleyenler ne zaman bir öğretmen öğrencilerini dünya standartlarına çekmeye çalışsa kafasını ezdiler! Demek ki aslında aynı yerden besleniyorlar: aman gençler dünyayı öğrenmesin; ya ibadet etsin ya da itaat etsin; yeter ki onlara hükmedelim!
Öğretmenlik kutsal bir meslek falan değildir. Kutsallık aramaya kalkarsak her meslekte bir şeyler bulabiliriz. Kimisi bu mesleği “meddah gibi” kimisi “profesyonel oyuncu” gibi yaşar. Sahneler sınıflardır. Bir gerçek değişmez: her zaman çocuklar, gençler vardır ve olacaktır! Her zaman bu mesleğe saygı duymayanlar çocukları için “iyi okullar” aramaya devam edecektir. O okulları “iyi yapanlar” ilkeli öğretmenlerdir; mesleklerine inanmış öğretmenlerdir. Gençlere, gençliğe, çocukluğa saygı duyan öğretmenlerdir. Maaşları küçümsense de, “kaç paralık adamsın” cümlesi bire bir konuşmalarda içlerden geçse de aranan yine de onlardır; onlar olacaktır…
Bu mesleğin tuhaf bir yanı vardır : bu meslekte yükselinmez. Yani bir öğretmen 20 yaşında sınıfa girdiğinde karşısında 7-17 yaş grubu vardır; 30 yaşında sınıfa girdiğinde yine aynı yaş grubu vardır, 60 yaşında sınıfa girdiğinde yine aynı yaş grubu vardır. Bu meslek böyledir; böyle olduğu için, yani yükselme şansı olmadığı için öğretmenler birbirlerini çekemez, hepsi diğerinden daha iyi öğretmendir, hepsi çocukların sevgi ve saygısını diğerlerinden daha çok hak ettiklerini düşünür. Her mesleğin bir hastalığı vardır; bu da öğretmenliğin meslek hastalığıdır.
Facebook, tablet bilgisayar, twitter, videokonferans, Powerpoint uygulamaları gibi yenilikler hayatımıza girse bile, bu oyuncaklarla oynamak hepimizin hoşuna gitse bile o eski saptamayı unutmamak gerekir : “okul, çocukların birlikte büyüdüğü bir yerdir; fazla abartmamak gerekir”. Her zaman okullar olacaktır; her zaman iyi öğretmenler de olacaktır; kötüleri de. Onları o halleriyle anımsayacak herkes; ne yapalım. Öğretmenlerimin bana neler anlattığını hatırlamıyorum. Ama beni etkileyen öğretmenleri duruşlarıyla, davranışlarıyla bana koridorlarda söyledikleriyle  anımsıyorum.
Bizler yüksek öğretimde değiliz; bizler çocukların, gençlerin olgunlaşma yaşlarında onlara katkıda bulunulan bir kesitteyiz. Sınırlarımızı bilmemiz gerekir. 2012 yılı yaklaşıyor; mesleğe başlayalı 25 yıl olmak üzere. Umarım geride bıraktığım bu 25 yıl içinde öğrencilerimden bana kırılan, gücenen ve nefretle anan olmamıştır; olmuşsa da kendilerinden özür dilerim.  
Bir 25 yılım daha olmadığını biliyorum. Henüz erken ama tüm meslektaşlarımın öğretmenler gününü kutluyorum. İlle de 24 Kasım’ı beklemek gerekmiyor değil mi?



Kategoriler:eğitim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: